Nefis Daima Kötülüğü Emreder
Nefs-i emmâre sürekli olarak kötülüğü emreder. Bu özellikte olan bir nefse, zararlarını anlatmak için dünya aklı yeterli gelmez. Çünkü bu nefis, özelliği gereği iyilikten anlamaz. Bunun için de insana ahiret aklı lazımdır.
Akıl, beyne konulmuş İlâhî bir nurdur. Beyin bu sayede, menfaati zarar olandan, çirkini güzelden, hayrı şerden, hidayeti sapıklıktan ayırt edebilir.
Nefsin ilk imtihanı, aklı kullanarak kişiye muhalefet etmesidir. İlk muhalefeti de kulu, Cenâb-ı Hakk’ın emir ve yasaklarına karşı çıkartması, günaha meyletmesidir. Günahın başlangıcı yönelmektir. Kalp niyet edip yönelince, bu başlangıca kapı aralanmış olur. Mesela kulak kesilip haram olanı işitmek günah olur. Yasaklanmış bir şeye bakmak haramdır. Dile gelen söz, insana günah kazandırır. Şehvete yönelmek, şehvet olanı tercih etmekle günah olur.
Çünkü şehvet, günah işlemenin sebebidir. Bu sebebi, nefsin iradesiyle kullanmamak lazımdır, yüce Allah, dünyada iken tövbe ile ahirette ise affıyla kulunu isyandan kurtarır. Yoksa insanoğlu, tövbe gibi bir vesile ve Rabb’inin affı olmasa günahtan hiç başını kaldıramaz. Zira bu nefs-i emmâre her zaman kötülüğü emreder.
Hz. Mevlânâ Mesnevisinde şöyle buyuruyor:
“Sen ana rahminde iken onu (ana rahmini) çok büyük zannederdin. Dünyaya geldin, baktın ki dünya çok daha büyük. Bir de nefsinin kötülüklerinden kurtulup bu dünyadan çıksan, görürsün ki bu dünya ana rahmiyle aynıdır. Kulu firavunlaştıran nefs-i emmâredir.
“Sen, nefsinin mutmainne makamına çık. Sen Allah’tan, Allah da senden razı olarak, ‘Gir cennetime’ hitabına ulaş.” (Fecr 89/30)
Allah Teâlâ’nın bir kuldan razı olabilmesi için evvela kul Allah’tan razı olacak. Kul evvela, iman ederek Allah’ı “bir” bilecek, sonra O’nun yüce kudretine inanarak teslim olacak, O’nun “bir”liğini ikrar edecek. Eğer bir kimse Allah’ın birliğine iman etmiş, ancak kazâ ve kaderine teslim olmamışsa ve bu sebeple de itiraz edip duruyorsa yüce Allah’ı nasıl bilmiş olamaz. Allah’ı bilmek muhabbeti, muhabbet ise teslimiyeti, teslimiyet de yüce Allah’tan razı olmayı gerektirir.
Kul, Allah’tan razı olup nefs-i mutmainne makamına girince, kâmil insan olur. Allah da o kâmil kişiyi sever. Nefs-i mutmainne makamına “velâyet-i suğra” yani küçük velilik de denilir. İşte nefsin mertebelerini aşmış bu kula, Cenâb-ı Hakk Teâlâ:
“Gir cennetime” buyurur. Şu halde kurtuluş, günahları silip süpürmekte, dolayısıyla günahın meydana gelmesine sebep olan nefsin ıslah edilmesindedir.
Onun için tasavvuf, nefsi ıslah etmek için lazımdır. Nefis ıslah olunca takva hali meydana gelmeye başlar. Takva, yüce Allah’tan gereği gibi korkmak demektir.
Resûlullah Efendimiz [sallallahu aleyhi vesellem] şöyle buyurmuş:
“İnsanın iki gözü yol göstericidir, iki kulağı sesleri toplayıcı; dili tercümanıdır. İki eli kanatları, ayakları ise kendisini menzile götüren bineğidir. Kalbi vücudunun padişahıdır. Eğer kalp iyi olursa diğer azalan da iyi olur. Eğer kalbi bozuk olursa diğer azalan da bozuk olur.”
Buradan anlaşılıyor ki, nefis terbiye edilmeyince, azgınlığı kalbe tesir eder. Eğer tedbir alınmaz ise kalbin hastalığı göze, kulağa, dile, ayağa ve bütün vücuda hâkim olmaya başlar. Bundan dolayı da nefsine hâkim olamayan, eline, diline, gözüne ve diğer organlarına da hâkim olamaz.
Nefis, daima kötülüğü emreder ve insan ister ki, her zaman Kur’an ve Sünnet’e aykırı davransın. Ancak Allah Teâlâ, hidayete ulaşmak için insanlara akıl vermiş ve şeriatı onlara hükümran kılmıştır. İnsanlar akılları sayesinde, yanlışı doğrudan ayırmalarını, nefislerini haramlardan sakındırmalarını istemiştir.
Nefsini Bilen Rabb’ini Tanır
Tasavvufun esası, nefsi bilmekten geçer. Nefsi tanımak kolay de- Daha önce de ifade ettiğimiz gibi nefis, dünya aklı ile ikna edilen bir yapıda yaratılmamıştır. Onun için nefsin hakkından gelmek herkesin harcı değildir.
Rabbimiz Teâlâ azgınlaşmış nefse boyun eğmekten kaçınan ve samimiyetle yüce Allah’a yönelen kullara müjdeler vermiş ve bu kimseleri Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle övmüştür:
“O halde kullarımı müjdele!) Sözü dinleyip de onun en güzeline uyanlar var ya, işte onlar Allah’ın hidayete erdirdiği kimselerdir. İşte onlar akıl sahiplerinin tâ kendileridir” (Zümer 39/18)
Âyet-i kerimede geçen “hidayet”ten maksat, Allah Teâlâ’nın kendi zatını tanımaları için kullarında yarattığı marifet nurudur. Marifet nuru kalpte meydana gelir. İman değerinin kalpte artmasıyla zuhur eder. Allah Teâlâ’yı aklen tanımak mümkün değildir. O’nu ancak sıfatlarıy*la bilebiliriz. Bu da kalpteki nurla olur. Eğer Allah’ı gerçekten bilmek istiyorsak “Allah’ın hidayete erdirdiği kimselerden” olmamız lazımdır. Hidayet, Allah Teâlâ’nın yolunda bulunmak demektir. Allah bir kuluna zatını bildirmek isterse ona bu hidayet yolunun nurunu da ihsan eder.
Allah Teâlâ’nın zatını bilmek Resûl-i Kibriya Efendimiz’in [sallallahu aleyhi vesellem] peygamberliğine ve onun getirdiklerine iman etmekle olur. Rabbü’l-âlemin buyurmuş:
“Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah’ın ve Resûlü’nün çağnsına uyun ve bilin ki Allah, kişi ile kalbi ara*sına girer. Yine bilin ki, O’nun huzurunda toplanacaksınız” (Enfâl 8/24)
Buna göre Allah Teâlâ, ashâb-ı kirâm efendilerimizi, kadın olsun erkek olsun hakikate çağırdığı ve hidayete sevkettiği zaman onlar, nefislerinin bağlı olduğu bütün alakalarını hemen yok ederek geldiler. Peygamberimiz’e [sallallahu aleyhi vesellem] iman ettiler. Çünkü nefsin dünyevî bir alakası olursa; bu, yüce Allah’ın davetine gerçek manada teslim olmaya mâni teşkil eder. Onun için nefsi tanımak, Rabbü’l-âlemin’i bilmeyi sağlar. “Nefsini bilen Rabb’ini tanır” sırrında da bu hakikat vardır.
Mümin, iman ettiği için kâinatın hiçbir şeyiyle kıyaslanamaz. İman bir nurdur. Bu nur manevi bir kuvvettir. İman sahibi cihana meydan okuyabilir. Hak ye hakikati haykırabilir. Zira Allah’ın yarattığı en büyük nimet imandır. İman, marifet-i ilâhîyyeyi yani yüce Allah’ı bilmeyi, o da muhabbet-i ilâhiyyeyi yani Allah sevgisini meydana getirir. Muhabbet-i ilâhiyye ise Rabbü’l-âlemin’e ülfet ve ünsiyeti icap ettirir. Bu mertebeleri aşmak ancak kâmil mümin için söz konusu olabilir. Rabbimiz Teâlâ buyurmuş:
“Gevşemeyin, hüzünlenmeyin. Eğer (gerçekten) iman etmiş kimselerseniz üstün olan sîzlersiniz.” (Âı-i imrân 3/139)
Buradan da anlaşılıyor ki müminlerin hepsi, iman etmiş olmakla çok kıymetli bir mertebede bulunmaktadır.
Abdurrahman-ı Câmî hazretleri [kaddesaiiahu sırrahu], Nefehâtü’l-Üns adlı eserinde şöyle buyurur:
“Marifet-i ilâhiyye dört şeyi bilmekle mümkündür:
1. Nefsini bilmek,
2. Dünyayı bilmek,
3. Ahireti bilmek,
4. Allah’ı bilmek.”
İman etmiş olanların en temel özelliklerini bu dört temel noktada toplamak mümkündür. Nefsinin sıfatlarını tanımayan, dünyanın peşine düşüp gider. Allah’ı tanımaz ve bilmezse iman etmenin tadını da ala*maz. Rabbimiz, âyet-i kerimede meâlen şöyle buyruluyor:
“Sözü dinleyip de onun en güzeline uyanlar var ya, işte onlar Allah’ın hidayete erdirdiği kimselerdir. İşte onlar akıl sahiplerinin ta kendileridir.” (Zümer 39/18)
Şu halde gerçekten iman edenler, yüce Allah’ın çağrısına dikkatle kulak vererek Resûlullah’a [sallallahu aleyhi vesellem] uyan kullardır. Çünkü dünya hayatı nefsin hoşuna gider. Şu dünya hayatında her ne iş ya*parsak altından muhakkak nefsin bir lezzeti çıkabilir. Tabii ki bu, imanı zayıf olanlar içindir.
Kulun Allah’a ihtiyacı nihayetsizdir. Her şey O’nun kudret elinde olmasına rağmen nefsimize karşı çıkamadığımız zaman nefis, yapılan işlerden pay alır.
Allah’a tam bir teslimiyetle itaat edene şeytan sokulamaz. Ancak nefis, haram olan bir işe meyledince, bu durum Allah’ın azametine isyan sayılır. O zaman nefisten manevi bir koku çıkar. İşte şeytan bu kokuyu alınca bilir ki o nefis, Allah’a- isyan halindedir. Şeytan da hemen gidip o kimseyi kandırmaya başlar. Çünkü şeytan nefis ile ittifak kurmuş gibi olur. Az önce okuduğumuz âyetin mealini bir kez daha hatırlayalım:
“Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah’ın ve Resulü’nün çağrısına uyun ve bilin ki Allah, kişi ile kalbi arasına girer. Yine bilin ki, O’nun huzurunda toplanacaksınız” (Enfâl 8/24)
İşte bu âyetin tefsirini yapan âlimler de buyurmuş ki:
“İçinizdeki gizli duygularınızla da Allah’a ve O’nun Peygamber’ine [sallallahu aleyhi vesellem] uyun. Çünkü nefisler; Allah ve Resûlü’ne uymak ve Allah’tan utanmakla şifa bulur.
Âşıklar ne güzel söylemiş:
Yâ Rab, haberin nerden alalım
Bir kâmil mürşide varalım Hakk’ın yoluna kurban olalım
Bir anda sabah olmaz ebedâ
Gözüme uyku girmez ebedâ
Gönlüm teselli bulmaz ebedâ
Tazedir solmaz Hakk’ın gülleri
Mestâne gezer saadet kullan
Gayet incedir Hakk’ın yolları
Bir anda sabah olmaz ebedâ
Gözüme uyku girmez ebedâ
Gönlüm teselli bulmaz ebedâ
Gönül kuşunu eyleyemedim
Dünyaya mesken ağlayamadım
Yandı yüreğim ağlayamadım
Bir anda sabah olmaz ebedâ
Gözüme uyku girmez ebedâ
Gönlüm teselli bulmaz ebedâ
Yüce Allah’ın haberi insan-ı kâmilden alınır. İnsan-ı kâmil ikidir:
Hz. Peygamber [sallallahu aleyhi vesellem] ve onun vârisi olan evliya-i kirâmdır.
Nefsin, bir haberi alması için onu anlaması lazımdır. Onun için biz, hakikatleri anlamak için çok gayret ederiz. Çünkü nefsin, elem ve ıstıraplarından kurtulmak için pek çok zahmet çekilir. İnsanoğlunun nefis belasından kurtulması çok kolay olmaz. Marifet-i ilâhiyyeyi ve muhabbet-i ilâhiyyeyi elde etmek için nefse rehberlik edecek imanı kâmil bir zat lazımdır ki insanoğlu, gönlünü Mevlâ’dan uzaklaştıran zorluktan kurtulabilsin.
Yukarıda âşıkların söylediği sözler ne güzel! Dikkat edilirse, bu İlâhide gönlünü Allah’a tam manasıyla bağlayamamanın bir feryadı vardır. Gönlün yüce Allah’a tam olarak bağlanabilmesi için, nefsin derdinden kurtulması gerekir. Çünkü nefsini unutan insan cehennem yolundadır.
Rabbimiz Teâlâ buyurmuş:
“Nefsinin arzusunu ilâh edinen, Allah’ın; (halini) bildiği için saptırdığı ve kulağını ve kalbini mühürlediği, gözüne de perde çektiği kimseyi gördün mü? Şimdi onu Allah’tan başka kim doğru yola eriştirebilir? Hâlâ düşünüp ibret almayacak mısınız.?” (Câsiye 45/23)
İmanı kâmil zatlardan İbrahim b. Şeybân hazretleri [kaddesaiiahu sırrahu] anlatıyor:
“Uzun bir zamandır mercimek yemeği ile karnımı doyurmayı arzuluyordum, fakat nasip olmamıştı. Bir defasında Şam’da bulunuyordum. Bulunduğum mecliste mercimek ikram ettiler. Ve sonra oradan ayrıldım. Derken, çarşıda yürümeye başladım. Bir dükkânın önünde asılı vaziyette duran bazı cam şişeler gördüm, içinde su damlacıklarına benzer bir şeyler vardı. Ben onu sirke zannettim. Dükkân sahibi,
O zaman ben kendi kendime, ‘Bunları kırmak bana farz oldu’ dedim ve şarap dükkânına girdim. Küpleri kırmaya başladım. Dükkân sahibi benim onları sultanın emriyle kırdığımı zannetti. Ama durumun öyle olmadığını anlayınca, beni yaka paça edip Sultan Ahmed b. Tolun’a götürdü. O da bana 200 değnek-vurulmasını emretti. Beni zindana attılar.
Bir müddet zindanda kaldım. Üstadım Ebû Abdullah Mağribî hazretleri [kaddesaiiahu sırrahu] o beldeye gelene kadar zindanda kaldım. Üstadım benim için aracı oldu da beni hapisten çıkardılar. Üstadım beni görünce,
Nefsi Terbiye İçin
Allah ve Resûlü’nün Sözüne Uymak Gerekir.
Müslüman Allah’a teslim olan kimse demektir. Müslüman nefsi*ne teslim olmaz. İman ettiği Rabb’ine boyun eğer. Onun için Müslüman kimse her zaman nefsi ile uğraşan ve onu teslim alan biri olmalıdır. Nefsin özelliğinden anlar. Şeytanın kalbe geliş yollarını bilir. Neye uyması gerektiğini kâlen ve kalben bilir.
Âyet-i kerimede buyrulmuş:
“Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah’ın ve Resûlü’nün çağrısına uyun ve bilin ki Allah, kişi ile kalbi arasına girer. Yine bilin ki, O’nun huzurunda toplanacaksınız.” (Enfâi 8/24)
Akşemseddin hazretleri [kaddesaiiahu sırrahu], Göynük’te tekkesinde her geleni kabul ederdi. Onun dergâhına bedeni zâhiren hasta olan*lar da gelirdi. Yüce Allah’ın şifa vermesi için kendisinden dua talep ederlerdi. Akşemseddin hazretleri hem hikmet sahibi bir veli hem de zâhiren tıp âlimiydi. Ona sordular:
“Allah dilediğine işittirir” (Fâtır 35/22).
Yeter ki insan nefsin lisanından anlasın.
Biz, yüce Allah’ın hitabına uyarsak, Allah da bizim duamıza, “Buyur ey kulum” der. Nefsimiz ıslah olma yoluna girmedikçe, Allah Tealâ da insanlara yardım fırsatlarını çoğaltmaz.
Resülullah Efendimiz’in nakletmiş olduğu bir kudsî hadiste Cenâb-ı Hak, biz bir karış yaklaşırsak kendisinin de bize bir arşın yaklaşacağını buyuruyor: “Bir kimse bana bir karış yaklaşırsa ben ona bir arşın yaklaşırım. Bir kimse bana bir arşın yaklaşırsa ben ona bir kulaç yaklaşırım. yürüyerek gelirse ben ona koşarak giderim. ”(Buhârî, Tevhid, 15, 35, 50; Müslim, Zikir, Tevbe,1; Tirmizî, Daavât, 142)
Tabii ki burada anlatılmak istenen manevi yakınlıktır.
İnsanlar iki kısımdır: Ya nefsi hakkında veya Allah Teâlâ hakkında âriftir. Nefsi hakkında ârif olan kimse, nefsinin her türlü lezzetlerini çok iyi bilir. Allah Teâlâ’yı bile*nin ise her işi gece gündüz tövbe, istiğfar, ibadet ve taat olur. ”
Ebû Hafs el-Haddâd hazretleri [kaddesaiiahu sırrahu], bu yola girmeden önce nefsinden gelen haberi bilmezdi. Yani ilim ve marifet sahibi değildi. Bir câriyeye âşık olmuştu. Çaresini bulamayınca Nîşâbur’da bir yahudi büyücüye gitti. Büyücü ona, kırk gün süreyle ibadet etmemesini ve hiçbir hayırlı iş yapmamasını, Allah’ın adını dahi ağzına almamasını, bu meseleyi ancak bu şekilde çözebileceğini, kırk gün sonra da câriyenin kendi ayakları ile yanına geleceğini söyledi.
Ebû Hafs, yahudinin sözüne itibar etti. Kırk gün boyunca ibadetleri, hayırlı işleri ve Allah’ın zikrini terketti. Ama netice alamadı. Tekrar yahudinin yanına gitti. Yahudi ona sordu:
Aslında bu zat, demircilik yapardı. Yapmış olduğu işten her gün bir altın kazanır; kazandığını dul ve yetimlere dağıtırdı. Böylelikle nefsini kötülüklerden alıkordu:
“Hayır, (bu yakınmaları) daha önce gizlemekte oldukları şeyler onlara göründü (de ondan). Eğer çevrilselerdi, elbette kendilerine yasaklanan şeylere yine döneceklerdi. Şüphesiz onlar yalancıdırlar” (En‘âm 6/28).
O zaman Ebû Hafs şöyle dua etti:
Bir gün çıraklara, “Çekiçleyin!” dedi. Çırakları şaşırmış kalmıştı. Çünkü usta, kor halindeki demir parçalarını eline almış tutuyordu. Çırakları bağırmaya başlayınca Ebû Hafs hazretleri [kaddesallahu sırrahu] cezbelendi. Ve o bu cezbe halinde iken dünyalıklarını terketti. Fakirlere bağışladı. Bir daha da dünya malına heves etmedi:
Onun yaşadığı yerde (Nîşâbur/Kurdâbâd) bir medrese vardı:
Sonra da,
“Bu hadis-i şerife göre, ben daha nefsimin binbir arzu ve haramını terk edemedim. Dilim gıybetten, gönlüm suizandan, hırs ve tamahtan kurtulamadı!” dedi.
Tasavvuf yolu iki adımdır, diyenler de oldu. Bu yolun hepsi, yedi adımdır. Sevdiklerimizden bir kısmı, işi altıncı adıma kadar ulaştırdı. Beşinci, dördüncü basamaklarda olanlar da vardır. Üçüncü basamakta olanlar, talip olanlara manevi ders vermektedirler. Daha ilerdekilerin nasıl olduklarını artık anlayınız! Yüksekleri özlemek lazımdır. Aşağı ve az şeylerle yetinmemek lazımdır.”
Allah Teâlâ, insanoğlunun nefsine birtakım özellikler yüklemiştir. İşlenen günahlarla nefsin harama meyleden hususiyetlerini çoğaltmamak lazımdır. Cenâb-ı Hak samimi bir şekilde tövbe edenlerin tövbelerini kabul buyuruyor. Ama kul günahları meydana getiren kötü ahlâkı ve nefsinin çirkin huylarını değiştirmezse, günahlara tövbe etse de, hakiki menfaati elde edemiyor. Yani ahlâkı güzelleşmedikçe günah kapısı kapanmış olmuyor. Onun için günahta ısrar etmek büyük günahlardan sayılmış. Küçük günahlar da birike birike büyük günah olur.
İmam Nevevî hazretleri [radıyaiiâhu anh] buyurmuş:
“Tasavvuftan maksat günahları terk etmek olmakla beraber kul, günahları meydana getiren kötü ahlâkı, güzel ahlâka döndürmedikçe kâmil bir ahlâka geçmiş sayılmaz.”
İşte bu güzel ahlâkı elde etmek için tasavvuf yolunda “nefsi öldürmek” gerekir. Burada nefsi öldürmek derken, nefis ölüp yok olmaz. Ancak ıslah edilir; yani kötü makamdan bir başka güzel makama geçilir.
Allah’a kulluk etmeyenin nefsi kötüdür ve nefs-i emmâre seviyesindedir. Nefs-i emmâre başıboşluktan, kendi hevâsında dolaşıp durmaktan kontrol altına alınamayışından dolayı “emmâre” (her zaman kötülüğü emreden) adıyla anılmıştır. Eğer insanlara nefis verilmemiş olsaydı dünya hayatındaki imtihanın da herhangi bir kıymeti kalmazdı.
Mesela meleklerde nefis yoktur. Bu sebeple zina, yalan ... vb. konularda günaha girmezler ve bu konuda sorumlulukları da yoktur. Çünkü bu hususları bilmezler, tanımazlar. Nefisleri olmadığından zina etmek, yalan söylemek gibi duyguları ve hevesleri yoktur. Bu yüzden de makamları sabittir. Nasıl yaratılmışlar ise o halde ibadet eder dururlar. Ancak insanoğlunun makamı sabit değildir. İnsan, ya en yüce makamlara (âlâ-yı illiyyin) yükselir veya en aşağı seviyeye (esfel-i sâfilin) yani nefs-i emmârenin en çirkin sıfatlarının olduğu aşağılık seviyesine düşebilir. Eğer insanda nefs-i emmâre olmasaydı bizim de yeryüzünde olmamızın bir anlamı olmazdı.
Bu sebeple, “Keşke hiç günah işlemeseydik” diyemeyiz. Asıl marifet, nefsi yerli yerinde kullanabilmektir. Bunun yolu da ancak kötü sıfatlarımızı düzeltmekle olur.
Kur’an ve Sünnet’e uymamanın aslı, nefsi bilmemeye dayanmaktadır. Nefsinin hevâsına uyan kimse “Hak kuvvettedir” derse ve işi güç ve kuvvet kullanmaya döndürürse zulüm ile amel etmiş ve anarşiyi körüklemiş olur. O zaman ölen neye öldüğünü, öldüren de neden öldürdüğünü bilmez.
Sevgili Peygamberimiz [sallailahu aleyhi vesellem] şöyle buyurmuş:
Nefsî duyguların karışmadığı ameli işlemek lazımdır. Her ameli yapmış olmak insana yetmiyor. Necmeddin-i Kübrâ hazretlerinin de [kaddesaiiahu sırrahu] beyan ettiği gibi, “İnsanın nefsi kötülüğü emredici bir özellikte yaratılmıştır.”
Nefis herkeste vardır, Bu kötü nefisten yegâne kurtuluş çaresi, kâmil bir mürşid bulup ona bağlanmaktadır. Unutmamak gerekir ki, bir mürşid-i kâmil, “kötü”yü hemen “iyi” yapacak değildir. Kötülük sahibi olan kişiyi, yüce Allah’ın hükümleriyle önce terbiye eder. Yani müridine seyrü sülük yaptırır. Kur’an’ın ahlâkıyla ahlâklanmayı tavsiye eder.
Şah-ı Nakşibend hazretleri [kaddesaiiahu sırrahu] buyurmuştur:
“Allah bir kulunu severse onu sevdiğine gönderir.”
Kul günahın affedilmesi için, günahın cinsine göre bela ve musibe*tini çeker. Allah da kuluna yardım eder. Zünrıûn-ı Mısrî hazretleri [kadde- saiiahu sırrahu] şöyle buyurmuş:
“Allah’tan korkup Allah’ı çok sevmedikçe (muhabbet-i ilâhîyye meydana gelmedikçe) kişide manevi olgunluk (kemalat) meydana gelmez
Tasavvuf, insana Allah’tan gereği gibi korkmayı öğretiyor. Buna marifet-i ilâhiyye deniliyor. Bu da Allah’ı bilmek, tanımak demek oluyor.
Tasavvuf yolunun büyüklerine göre marifet-i ilâhiyye ilmine sahip kulun birtakım özellikleri vardır. Onlar da şunlardır:
Marifet ehli zat, Allah Teâlâ’yı isim ve sıfatları ile tanır. Bütün işlerinde Allah’a karşı samimi ve sadıktır. Bütün kötü ahlâklardan temizlenmiştir. Kalbi sürekli Cenâb-ı Hakk’a bağlıdır.
Bu özellikleriyle marifet ehli kimseye, Allah Teâlâ, rahmetiyle yönelip güzel ihsanlarda bulunur. Bu kimsede nefsin vesveseleri yoktur. Kalbi kendisini Hakk’ın dışında bir şeye çağıran hiçbir düşünce (ve sese) kulak vermez. Marifet ehlinin kalbi Cenâb-ı Hakk’ın dışında sükûnet aranan ve düşünülen her şeyden temizdir. Her an Allah Teâlâ’ya yalvarır. O’na yönelir. Hak Teâlâ kâinatta icra ettiği kader sırlarını ona açıp tanıtmıştır. İşte bu kimseye “ârif” denir. Ârif olan zâtın, sahip olduğu hallere de “marifet” denir.
ALINTIDIR.
Nefs-i emmâre sürekli olarak kötülüğü emreder. Bu özellikte olan bir nefse, zararlarını anlatmak için dünya aklı yeterli gelmez. Çünkü bu nefis, özelliği gereği iyilikten anlamaz. Bunun için de insana ahiret aklı lazımdır.
Akıl, beyne konulmuş İlâhî bir nurdur. Beyin bu sayede, menfaati zarar olandan, çirkini güzelden, hayrı şerden, hidayeti sapıklıktan ayırt edebilir.
Nefsin ilk imtihanı, aklı kullanarak kişiye muhalefet etmesidir. İlk muhalefeti de kulu, Cenâb-ı Hakk’ın emir ve yasaklarına karşı çıkartması, günaha meyletmesidir. Günahın başlangıcı yönelmektir. Kalp niyet edip yönelince, bu başlangıca kapı aralanmış olur. Mesela kulak kesilip haram olanı işitmek günah olur. Yasaklanmış bir şeye bakmak haramdır. Dile gelen söz, insana günah kazandırır. Şehvete yönelmek, şehvet olanı tercih etmekle günah olur.
Çünkü şehvet, günah işlemenin sebebidir. Bu sebebi, nefsin iradesiyle kullanmamak lazımdır, yüce Allah, dünyada iken tövbe ile ahirette ise affıyla kulunu isyandan kurtarır. Yoksa insanoğlu, tövbe gibi bir vesile ve Rabb’inin affı olmasa günahtan hiç başını kaldıramaz. Zira bu nefs-i emmâre her zaman kötülüğü emreder.
Hz. Mevlânâ Mesnevisinde şöyle buyuruyor:
“Sen ana rahminde iken onu (ana rahmini) çok büyük zannederdin. Dünyaya geldin, baktın ki dünya çok daha büyük. Bir de nefsinin kötülüklerinden kurtulup bu dünyadan çıksan, görürsün ki bu dünya ana rahmiyle aynıdır. Kulu firavunlaştıran nefs-i emmâredir.
“Sen, nefsinin mutmainne makamına çık. Sen Allah’tan, Allah da senden razı olarak, ‘Gir cennetime’ hitabına ulaş.” (Fecr 89/30)
Allah Teâlâ’nın bir kuldan razı olabilmesi için evvela kul Allah’tan razı olacak. Kul evvela, iman ederek Allah’ı “bir” bilecek, sonra O’nun yüce kudretine inanarak teslim olacak, O’nun “bir”liğini ikrar edecek. Eğer bir kimse Allah’ın birliğine iman etmiş, ancak kazâ ve kaderine teslim olmamışsa ve bu sebeple de itiraz edip duruyorsa yüce Allah’ı nasıl bilmiş olamaz. Allah’ı bilmek muhabbeti, muhabbet ise teslimiyeti, teslimiyet de yüce Allah’tan razı olmayı gerektirir.
Kul, Allah’tan razı olup nefs-i mutmainne makamına girince, kâmil insan olur. Allah da o kâmil kişiyi sever. Nefs-i mutmainne makamına “velâyet-i suğra” yani küçük velilik de denilir. İşte nefsin mertebelerini aşmış bu kula, Cenâb-ı Hakk Teâlâ:
“Gir cennetime” buyurur. Şu halde kurtuluş, günahları silip süpürmekte, dolayısıyla günahın meydana gelmesine sebep olan nefsin ıslah edilmesindedir.
Onun için tasavvuf, nefsi ıslah etmek için lazımdır. Nefis ıslah olunca takva hali meydana gelmeye başlar. Takva, yüce Allah’tan gereği gibi korkmak demektir.
Resûlullah Efendimiz [sallallahu aleyhi vesellem] şöyle buyurmuş:
“İnsanın iki gözü yol göstericidir, iki kulağı sesleri toplayıcı; dili tercümanıdır. İki eli kanatları, ayakları ise kendisini menzile götüren bineğidir. Kalbi vücudunun padişahıdır. Eğer kalp iyi olursa diğer azalan da iyi olur. Eğer kalbi bozuk olursa diğer azalan da bozuk olur.”
Buradan anlaşılıyor ki, nefis terbiye edilmeyince, azgınlığı kalbe tesir eder. Eğer tedbir alınmaz ise kalbin hastalığı göze, kulağa, dile, ayağa ve bütün vücuda hâkim olmaya başlar. Bundan dolayı da nefsine hâkim olamayan, eline, diline, gözüne ve diğer organlarına da hâkim olamaz.
Nefis, daima kötülüğü emreder ve insan ister ki, her zaman Kur’an ve Sünnet’e aykırı davransın. Ancak Allah Teâlâ, hidayete ulaşmak için insanlara akıl vermiş ve şeriatı onlara hükümran kılmıştır. İnsanlar akılları sayesinde, yanlışı doğrudan ayırmalarını, nefislerini haramlardan sakındırmalarını istemiştir.
Nefsini Bilen Rabb’ini Tanır
Tasavvufun esası, nefsi bilmekten geçer. Nefsi tanımak kolay de- Daha önce de ifade ettiğimiz gibi nefis, dünya aklı ile ikna edilen bir yapıda yaratılmamıştır. Onun için nefsin hakkından gelmek herkesin harcı değildir.
Rabbimiz Teâlâ azgınlaşmış nefse boyun eğmekten kaçınan ve samimiyetle yüce Allah’a yönelen kullara müjdeler vermiş ve bu kimseleri Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle övmüştür:
“O halde kullarımı müjdele!) Sözü dinleyip de onun en güzeline uyanlar var ya, işte onlar Allah’ın hidayete erdirdiği kimselerdir. İşte onlar akıl sahiplerinin tâ kendileridir” (Zümer 39/18)
Âyet-i kerimede geçen “hidayet”ten maksat, Allah Teâlâ’nın kendi zatını tanımaları için kullarında yarattığı marifet nurudur. Marifet nuru kalpte meydana gelir. İman değerinin kalpte artmasıyla zuhur eder. Allah Teâlâ’yı aklen tanımak mümkün değildir. O’nu ancak sıfatlarıy*la bilebiliriz. Bu da kalpteki nurla olur. Eğer Allah’ı gerçekten bilmek istiyorsak “Allah’ın hidayete erdirdiği kimselerden” olmamız lazımdır. Hidayet, Allah Teâlâ’nın yolunda bulunmak demektir. Allah bir kuluna zatını bildirmek isterse ona bu hidayet yolunun nurunu da ihsan eder.
Allah Teâlâ’nın zatını bilmek Resûl-i Kibriya Efendimiz’in [sallallahu aleyhi vesellem] peygamberliğine ve onun getirdiklerine iman etmekle olur. Rabbü’l-âlemin buyurmuş:
“Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah’ın ve Resûlü’nün çağnsına uyun ve bilin ki Allah, kişi ile kalbi ara*sına girer. Yine bilin ki, O’nun huzurunda toplanacaksınız” (Enfâl 8/24)
Buna göre Allah Teâlâ, ashâb-ı kirâm efendilerimizi, kadın olsun erkek olsun hakikate çağırdığı ve hidayete sevkettiği zaman onlar, nefislerinin bağlı olduğu bütün alakalarını hemen yok ederek geldiler. Peygamberimiz’e [sallallahu aleyhi vesellem] iman ettiler. Çünkü nefsin dünyevî bir alakası olursa; bu, yüce Allah’ın davetine gerçek manada teslim olmaya mâni teşkil eder. Onun için nefsi tanımak, Rabbü’l-âlemin’i bilmeyi sağlar. “Nefsini bilen Rabb’ini tanır” sırrında da bu hakikat vardır.
Mümin, iman ettiği için kâinatın hiçbir şeyiyle kıyaslanamaz. İman bir nurdur. Bu nur manevi bir kuvvettir. İman sahibi cihana meydan okuyabilir. Hak ye hakikati haykırabilir. Zira Allah’ın yarattığı en büyük nimet imandır. İman, marifet-i ilâhîyyeyi yani yüce Allah’ı bilmeyi, o da muhabbet-i ilâhiyyeyi yani Allah sevgisini meydana getirir. Muhabbet-i ilâhiyye ise Rabbü’l-âlemin’e ülfet ve ünsiyeti icap ettirir. Bu mertebeleri aşmak ancak kâmil mümin için söz konusu olabilir. Rabbimiz Teâlâ buyurmuş:
“Gevşemeyin, hüzünlenmeyin. Eğer (gerçekten) iman etmiş kimselerseniz üstün olan sîzlersiniz.” (Âı-i imrân 3/139)
Buradan da anlaşılıyor ki müminlerin hepsi, iman etmiş olmakla çok kıymetli bir mertebede bulunmaktadır.
Abdurrahman-ı Câmî hazretleri [kaddesaiiahu sırrahu], Nefehâtü’l-Üns adlı eserinde şöyle buyurur:
“Marifet-i ilâhiyye dört şeyi bilmekle mümkündür:
1. Nefsini bilmek,
2. Dünyayı bilmek,
3. Ahireti bilmek,
4. Allah’ı bilmek.”
İman etmiş olanların en temel özelliklerini bu dört temel noktada toplamak mümkündür. Nefsinin sıfatlarını tanımayan, dünyanın peşine düşüp gider. Allah’ı tanımaz ve bilmezse iman etmenin tadını da ala*maz. Rabbimiz, âyet-i kerimede meâlen şöyle buyruluyor:
“Sözü dinleyip de onun en güzeline uyanlar var ya, işte onlar Allah’ın hidayete erdirdiği kimselerdir. İşte onlar akıl sahiplerinin ta kendileridir.” (Zümer 39/18)
Şu halde gerçekten iman edenler, yüce Allah’ın çağrısına dikkatle kulak vererek Resûlullah’a [sallallahu aleyhi vesellem] uyan kullardır. Çünkü dünya hayatı nefsin hoşuna gider. Şu dünya hayatında her ne iş ya*parsak altından muhakkak nefsin bir lezzeti çıkabilir. Tabii ki bu, imanı zayıf olanlar içindir.
Kulun Allah’a ihtiyacı nihayetsizdir. Her şey O’nun kudret elinde olmasına rağmen nefsimize karşı çıkamadığımız zaman nefis, yapılan işlerden pay alır.
Allah’a tam bir teslimiyetle itaat edene şeytan sokulamaz. Ancak nefis, haram olan bir işe meyledince, bu durum Allah’ın azametine isyan sayılır. O zaman nefisten manevi bir koku çıkar. İşte şeytan bu kokuyu alınca bilir ki o nefis, Allah’a- isyan halindedir. Şeytan da hemen gidip o kimseyi kandırmaya başlar. Çünkü şeytan nefis ile ittifak kurmuş gibi olur. Az önce okuduğumuz âyetin mealini bir kez daha hatırlayalım:
“Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah’ın ve Resulü’nün çağrısına uyun ve bilin ki Allah, kişi ile kalbi arasına girer. Yine bilin ki, O’nun huzurunda toplanacaksınız” (Enfâl 8/24)
İşte bu âyetin tefsirini yapan âlimler de buyurmuş ki:
“İçinizdeki gizli duygularınızla da Allah’a ve O’nun Peygamber’ine [sallallahu aleyhi vesellem] uyun. Çünkü nefisler; Allah ve Resûlü’ne uymak ve Allah’tan utanmakla şifa bulur.
Âşıklar ne güzel söylemiş:
Yâ Rab, haberin nerden alalım
Bir kâmil mürşide varalım Hakk’ın yoluna kurban olalım
Bir anda sabah olmaz ebedâ
Gözüme uyku girmez ebedâ
Gönlüm teselli bulmaz ebedâ
Tazedir solmaz Hakk’ın gülleri
Mestâne gezer saadet kullan
Gayet incedir Hakk’ın yolları
Bir anda sabah olmaz ebedâ
Gözüme uyku girmez ebedâ
Gönlüm teselli bulmaz ebedâ
Gönül kuşunu eyleyemedim
Dünyaya mesken ağlayamadım
Yandı yüreğim ağlayamadım
Bir anda sabah olmaz ebedâ
Gözüme uyku girmez ebedâ
Gönlüm teselli bulmaz ebedâ
Yüce Allah’ın haberi insan-ı kâmilden alınır. İnsan-ı kâmil ikidir:
Hz. Peygamber [sallallahu aleyhi vesellem] ve onun vârisi olan evliya-i kirâmdır.
Nefsin, bir haberi alması için onu anlaması lazımdır. Onun için biz, hakikatleri anlamak için çok gayret ederiz. Çünkü nefsin, elem ve ıstıraplarından kurtulmak için pek çok zahmet çekilir. İnsanoğlunun nefis belasından kurtulması çok kolay olmaz. Marifet-i ilâhiyyeyi ve muhabbet-i ilâhiyyeyi elde etmek için nefse rehberlik edecek imanı kâmil bir zat lazımdır ki insanoğlu, gönlünü Mevlâ’dan uzaklaştıran zorluktan kurtulabilsin.
Yukarıda âşıkların söylediği sözler ne güzel! Dikkat edilirse, bu İlâhide gönlünü Allah’a tam manasıyla bağlayamamanın bir feryadı vardır. Gönlün yüce Allah’a tam olarak bağlanabilmesi için, nefsin derdinden kurtulması gerekir. Çünkü nefsini unutan insan cehennem yolundadır.
Rabbimiz Teâlâ buyurmuş:
“Nefsinin arzusunu ilâh edinen, Allah’ın; (halini) bildiği için saptırdığı ve kulağını ve kalbini mühürlediği, gözüne de perde çektiği kimseyi gördün mü? Şimdi onu Allah’tan başka kim doğru yola eriştirebilir? Hâlâ düşünüp ibret almayacak mısınız.?” (Câsiye 45/23)
İmanı kâmil zatlardan İbrahim b. Şeybân hazretleri [kaddesaiiahu sırrahu] anlatıyor:
“Uzun bir zamandır mercimek yemeği ile karnımı doyurmayı arzuluyordum, fakat nasip olmamıştı. Bir defasında Şam’da bulunuyordum. Bulunduğum mecliste mercimek ikram ettiler. Ve sonra oradan ayrıldım. Derken, çarşıda yürümeye başladım. Bir dükkânın önünde asılı vaziyette duran bazı cam şişeler gördüm, içinde su damlacıklarına benzer bir şeyler vardı. Ben onu sirke zannettim. Dükkân sahibi,
- Hey derviş, neye bakıyorsun? Onlar şarap örnekleridir, şunlar da şarap küpleridir, dedi.
O zaman ben kendi kendime, ‘Bunları kırmak bana farz oldu’ dedim ve şarap dükkânına girdim. Küpleri kırmaya başladım. Dükkân sahibi benim onları sultanın emriyle kırdığımı zannetti. Ama durumun öyle olmadığını anlayınca, beni yaka paça edip Sultan Ahmed b. Tolun’a götürdü. O da bana 200 değnek-vurulmasını emretti. Beni zindana attılar.
Bir müddet zindanda kaldım. Üstadım Ebû Abdullah Mağribî hazretleri [kaddesaiiahu sırrahu] o beldeye gelene kadar zindanda kaldım. Üstadım benim için aracı oldu da beni hapisten çıkardılar. Üstadım beni görünce,
- Sen ne yaptın, diye sordu.
- Ucuz kurtulmuşsun, dedi.”
Nefsi Terbiye İçin
Allah ve Resûlü’nün Sözüne Uymak Gerekir.
Müslüman Allah’a teslim olan kimse demektir. Müslüman nefsi*ne teslim olmaz. İman ettiği Rabb’ine boyun eğer. Onun için Müslüman kimse her zaman nefsi ile uğraşan ve onu teslim alan biri olmalıdır. Nefsin özelliğinden anlar. Şeytanın kalbe geliş yollarını bilir. Neye uyması gerektiğini kâlen ve kalben bilir.
Âyet-i kerimede buyrulmuş:
“Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah’ın ve Resûlü’nün çağrısına uyun ve bilin ki Allah, kişi ile kalbi arasına girer. Yine bilin ki, O’nun huzurunda toplanacaksınız.” (Enfâi 8/24)
Akşemseddin hazretleri [kaddesaiiahu sırrahu], Göynük’te tekkesinde her geleni kabul ederdi. Onun dergâhına bedeni zâhiren hasta olan*lar da gelirdi. Yüce Allah’ın şifa vermesi için kendisinden dua talep ederlerdi. Akşemseddin hazretleri hem hikmet sahibi bir veli hem de zâhiren tıp âlimiydi. Ona sordular:
- Sen şeyhsin. Maddi hastalığı nasıl biliyorsun?
- Otlar bana hangi derde deva olduklarını haber veriyorlar, dedi.
“Allah dilediğine işittirir” (Fâtır 35/22).
Yeter ki insan nefsin lisanından anlasın.
Biz, yüce Allah’ın hitabına uyarsak, Allah da bizim duamıza, “Buyur ey kulum” der. Nefsimiz ıslah olma yoluna girmedikçe, Allah Tealâ da insanlara yardım fırsatlarını çoğaltmaz.
Resülullah Efendimiz’in nakletmiş olduğu bir kudsî hadiste Cenâb-ı Hak, biz bir karış yaklaşırsak kendisinin de bize bir arşın yaklaşacağını buyuruyor: “Bir kimse bana bir karış yaklaşırsa ben ona bir arşın yaklaşırım. Bir kimse bana bir arşın yaklaşırsa ben ona bir kulaç yaklaşırım. yürüyerek gelirse ben ona koşarak giderim. ”(Buhârî, Tevhid, 15, 35, 50; Müslim, Zikir, Tevbe,1; Tirmizî, Daavât, 142)
Tabii ki burada anlatılmak istenen manevi yakınlıktır.
İnsanlar iki kısımdır: Ya nefsi hakkında veya Allah Teâlâ hakkında âriftir. Nefsi hakkında ârif olan kimse, nefsinin her türlü lezzetlerini çok iyi bilir. Allah Teâlâ’yı bile*nin ise her işi gece gündüz tövbe, istiğfar, ibadet ve taat olur. ”
Ebû Hafs el-Haddâd hazretleri [kaddesaiiahu sırrahu], bu yola girmeden önce nefsinden gelen haberi bilmezdi. Yani ilim ve marifet sahibi değildi. Bir câriyeye âşık olmuştu. Çaresini bulamayınca Nîşâbur’da bir yahudi büyücüye gitti. Büyücü ona, kırk gün süreyle ibadet etmemesini ve hiçbir hayırlı iş yapmamasını, Allah’ın adını dahi ağzına almamasını, bu meseleyi ancak bu şekilde çözebileceğini, kırk gün sonra da câriyenin kendi ayakları ile yanına geleceğini söyledi.
Ebû Hafs, yahudinin sözüne itibar etti. Kırk gün boyunca ibadetleri, hayırlı işleri ve Allah’ın zikrini terketti. Ama netice alamadı. Tekrar yahudinin yanına gitti. Yahudi ona sordu:
- Kırk gündür sen ne yaptın da benim sihrim tutmadı?
- Dediğin gibi, Allah adını bile ağzıma hiç almadım. Hayırlı iş yapmadım. Yalnız bir gün, müminlere eza olmasın diye, yoldaki bir taşı kenara attım.
- Senin iman etmiş olduğun Allah, ne kadar kerem sahibi! Kırk gündür isyanın bin türlüsünü işledin de sana darılmadı, müminlere eza olmasın diye yaptığın ufacık bir hayır ise bizim sihri bozdu!
Aslında bu zat, demircilik yapardı. Yapmış olduğu işten her gün bir altın kazanır; kazandığını dul ve yetimlere dağıtırdı. Böylelikle nefsini kötülüklerden alıkordu:
- Ey nefsim! Sen, orucunu açmak için bir altınla beslenecek kadar değerli değilsin, derdi.
“Hayır, (bu yakınmaları) daha önce gizlemekte oldukları şeyler onlara göründü (de ondan). Eğer çevrilselerdi, elbette kendilerine yasaklanan şeylere yine döneceklerdi. Şüphesiz onlar yalancıdırlar” (En‘âm 6/28).
O zaman Ebû Hafs şöyle dua etti:
- Ey Rabbim! Ben sadece senin rızanı isterim. Beni nefsimin be*lasından kurtar. Şu nefis belasından beni koru da her an sana marifet ve muhabbetle sadık bir kul olayım!
Bir gün çıraklara, “Çekiçleyin!” dedi. Çırakları şaşırmış kalmıştı. Çünkü usta, kor halindeki demir parçalarını eline almış tutuyordu. Çırakları bağırmaya başlayınca Ebû Hafs hazretleri [kaddesallahu sırrahu] cezbelendi. Ve o bu cezbe halinde iken dünyalıklarını terketti. Fakirlere bağışladı. Bir daha da dünya malına heves etmedi:
- Bunca yıldır nefsimden ve boş dünya meşgalesinden kurtulayım, dedim. Bir faydası olmadı. Bundan sonra işimizi daha sağlam tutalım da artık yapmış olduklarımız Allah için olsun, dedi.
- Ben seni döveceğim, senden anahtar yapacağım, cennet kapısını o zaman açacağım. Seni kilit gibi kullanacağım, haram olan işlere seni kapattıracağım, diye söz verdi.
Onun yaşadığı yerde (Nîşâbur/Kurdâbâd) bir medrese vardı:
- Biz her gün hadis dersi yapıyoruz, hadisleri okuyoruz, gel sen de katıl bize, dediler. Ebû Hafs’ın cevabı şu oldu:
- Otuz yıl oldu; dinlemiş olduğum bir hadisin hükmünü hâlâ verebilmiş değilim. Her gün bir tane daha okuyup eğer onu yaşamazsam yine derdime çare olmaz!
- Otuz senedir hükmünü yerine getiremediği hadisi sordular. Onlara şu hadisi nakletti:
Sonra da,
“Bu hadis-i şerife göre, ben daha nefsimin binbir arzu ve haramını terk edemedim. Dilim gıybetten, gönlüm suizandan, hırs ve tamahtan kurtulamadı!” dedi.
Tasavvuf yolu iki adımdır, diyenler de oldu. Bu yolun hepsi, yedi adımdır. Sevdiklerimizden bir kısmı, işi altıncı adıma kadar ulaştırdı. Beşinci, dördüncü basamaklarda olanlar da vardır. Üçüncü basamakta olanlar, talip olanlara manevi ders vermektedirler. Daha ilerdekilerin nasıl olduklarını artık anlayınız! Yüksekleri özlemek lazımdır. Aşağı ve az şeylerle yetinmemek lazımdır.”
Allah Teâlâ, insanoğlunun nefsine birtakım özellikler yüklemiştir. İşlenen günahlarla nefsin harama meyleden hususiyetlerini çoğaltmamak lazımdır. Cenâb-ı Hak samimi bir şekilde tövbe edenlerin tövbelerini kabul buyuruyor. Ama kul günahları meydana getiren kötü ahlâkı ve nefsinin çirkin huylarını değiştirmezse, günahlara tövbe etse de, hakiki menfaati elde edemiyor. Yani ahlâkı güzelleşmedikçe günah kapısı kapanmış olmuyor. Onun için günahta ısrar etmek büyük günahlardan sayılmış. Küçük günahlar da birike birike büyük günah olur.
İmam Nevevî hazretleri [radıyaiiâhu anh] buyurmuş:
“Tasavvuftan maksat günahları terk etmek olmakla beraber kul, günahları meydana getiren kötü ahlâkı, güzel ahlâka döndürmedikçe kâmil bir ahlâka geçmiş sayılmaz.”
İşte bu güzel ahlâkı elde etmek için tasavvuf yolunda “nefsi öldürmek” gerekir. Burada nefsi öldürmek derken, nefis ölüp yok olmaz. Ancak ıslah edilir; yani kötü makamdan bir başka güzel makama geçilir.
Allah’a kulluk etmeyenin nefsi kötüdür ve nefs-i emmâre seviyesindedir. Nefs-i emmâre başıboşluktan, kendi hevâsında dolaşıp durmaktan kontrol altına alınamayışından dolayı “emmâre” (her zaman kötülüğü emreden) adıyla anılmıştır. Eğer insanlara nefis verilmemiş olsaydı dünya hayatındaki imtihanın da herhangi bir kıymeti kalmazdı.
Mesela meleklerde nefis yoktur. Bu sebeple zina, yalan ... vb. konularda günaha girmezler ve bu konuda sorumlulukları da yoktur. Çünkü bu hususları bilmezler, tanımazlar. Nefisleri olmadığından zina etmek, yalan söylemek gibi duyguları ve hevesleri yoktur. Bu yüzden de makamları sabittir. Nasıl yaratılmışlar ise o halde ibadet eder dururlar. Ancak insanoğlunun makamı sabit değildir. İnsan, ya en yüce makamlara (âlâ-yı illiyyin) yükselir veya en aşağı seviyeye (esfel-i sâfilin) yani nefs-i emmârenin en çirkin sıfatlarının olduğu aşağılık seviyesine düşebilir. Eğer insanda nefs-i emmâre olmasaydı bizim de yeryüzünde olmamızın bir anlamı olmazdı.
Bu sebeple, “Keşke hiç günah işlemeseydik” diyemeyiz. Asıl marifet, nefsi yerli yerinde kullanabilmektir. Bunun yolu da ancak kötü sıfatlarımızı düzeltmekle olur.
Kur’an ve Sünnet’e uymamanın aslı, nefsi bilmemeye dayanmaktadır. Nefsinin hevâsına uyan kimse “Hak kuvvettedir” derse ve işi güç ve kuvvet kullanmaya döndürürse zulüm ile amel etmiş ve anarşiyi körüklemiş olur. O zaman ölen neye öldüğünü, öldüren de neden öldürdüğünü bilmez.
Sevgili Peygamberimiz [sallailahu aleyhi vesellem] şöyle buyurmuş:
- Ölümden önce yüce Allah onu (salih kulu), salih amel işlemeye muvaffak kılar.
Nefsî duyguların karışmadığı ameli işlemek lazımdır. Her ameli yapmış olmak insana yetmiyor. Necmeddin-i Kübrâ hazretlerinin de [kaddesaiiahu sırrahu] beyan ettiği gibi, “İnsanın nefsi kötülüğü emredici bir özellikte yaratılmıştır.”
Nefis herkeste vardır, Bu kötü nefisten yegâne kurtuluş çaresi, kâmil bir mürşid bulup ona bağlanmaktadır. Unutmamak gerekir ki, bir mürşid-i kâmil, “kötü”yü hemen “iyi” yapacak değildir. Kötülük sahibi olan kişiyi, yüce Allah’ın hükümleriyle önce terbiye eder. Yani müridine seyrü sülük yaptırır. Kur’an’ın ahlâkıyla ahlâklanmayı tavsiye eder.
Şah-ı Nakşibend hazretleri [kaddesaiiahu sırrahu] buyurmuştur:
“Allah bir kulunu severse onu sevdiğine gönderir.”
Kul günahın affedilmesi için, günahın cinsine göre bela ve musibe*tini çeker. Allah da kuluna yardım eder. Zünrıûn-ı Mısrî hazretleri [kadde- saiiahu sırrahu] şöyle buyurmuş:
“Allah’tan korkup Allah’ı çok sevmedikçe (muhabbet-i ilâhîyye meydana gelmedikçe) kişide manevi olgunluk (kemalat) meydana gelmez
Tasavvuf, insana Allah’tan gereği gibi korkmayı öğretiyor. Buna marifet-i ilâhiyye deniliyor. Bu da Allah’ı bilmek, tanımak demek oluyor.
Tasavvuf yolunun büyüklerine göre marifet-i ilâhiyye ilmine sahip kulun birtakım özellikleri vardır. Onlar da şunlardır:
Marifet ehli zat, Allah Teâlâ’yı isim ve sıfatları ile tanır. Bütün işlerinde Allah’a karşı samimi ve sadıktır. Bütün kötü ahlâklardan temizlenmiştir. Kalbi sürekli Cenâb-ı Hakk’a bağlıdır.
Bu özellikleriyle marifet ehli kimseye, Allah Teâlâ, rahmetiyle yönelip güzel ihsanlarda bulunur. Bu kimsede nefsin vesveseleri yoktur. Kalbi kendisini Hakk’ın dışında bir şeye çağıran hiçbir düşünce (ve sese) kulak vermez. Marifet ehlinin kalbi Cenâb-ı Hakk’ın dışında sükûnet aranan ve düşünülen her şeyden temizdir. Her an Allah Teâlâ’ya yalvarır. O’na yönelir. Hak Teâlâ kâinatta icra ettiği kader sırlarını ona açıp tanıtmıştır. İşte bu kimseye “ârif” denir. Ârif olan zâtın, sahip olduğu hallere de “marifet” denir.
ALINTIDIR.