Allah dostları

Allah dostları
2
761
Şeyh ali kara hazretleri(ks) sohbetlerinden;

"Cenab-ı Hakk bir sürü kul yaratmış. Her birini değişik değişik hasletlerle donatmış. Onlara verilen hasletlerden biri de gözyaşıdır. Gözyaşının birisi maddiyat içindir. Maddiyat için olan gözyaşı efsun verir insana, parayı, dünyayı gösterir. Allah için dökülen gözyaşı manevidir. Bu gözyaşı, insana Allah’ın nurunu tattırır, Allah’ın nurunu hissettirir, Allah’ın nurunu idrak ettirir. Böyle bir kulu kimse tatmin edemez. Onun için böyle dervişler kendi lisan-ı halleriyle ara sıra derler ki: “Ey Allah’ın vekilleri! Ne var, ne olur siz şu alimlerin gönlüne bir tecelli, bir teveccüh etseniz de benim şu gözümün yaşı akınca bana demesinler ki: ‘Kalk abdestin bozuldu! Git abdest tazele!’ Bilsinler ki hele neymiş bu gözyaşı?” Hakikaten hocalar şimdi gözyaşı abdesti bozar diyorlar. Oysa Allah için dökülen gözyaşı değil! Bu sözü beşer değil, Allah’ın müvekkilleri söylüyorlar. Ey evliyalar! Siz şu hocaların, vaazların kalbine bir teveccüh etseniz de hak dervişi duysalar. Haydi abdestin bozuldu namazın bozuldu demeseler. Onlar bunun sırrını bilemezler ki... Halbuki alimin biri bir vaaz etti, bir hadis okudu, dedi ki: “Allah için bir cezbe ihtiyari bütün günahları affeder.”

Onun için Cenab-ı Hakk maneviyatı işin erbabına vermiştir. Peygamber Efendimiz : “Lem yelid velem yuled” der. Zahir alimi bundaki esrardan yana ne anlar? Tatmayan bilemez. Erbabı bilir bunu...

Dervişliğin hali ahvali çok değişiktir. Cenab-ı Hakk bu dervişliğe öyle bir iş etmiş ki... Şu askerliği misal et, aynen askerlik gibi... Şimdi burada bulunanlardan birisi çalışsa kaymakam olsa, birisi çalışsa en yüksek bir alim olsa... Bunlar nasıl olsa askere gidecekler... Askerlik zamanı geldi... Kaymakam da alim de askere gittiler... Bir de ümmi bir çoban gitti... Kışlaya vardıklarında kaymakamla, alimle o ümmi çobanın asker olmadan yana farkları yoktur. Yat bilmez, kalk bilmez, talim bilmezler... Askere onlardan önce giden, askerliğin usul ve esaslarını öğrenmiş selahiyetli biri bunları eğitmeye başlar. Hepsine askerlik talimi verir... Üç ayda beden talimini ancak öğrenebilirler. Ondan sonra da altı ay içinde yatıp-kalkıp taarruzu, hücumu öğrenirler. Sonrasında: “Şuradan bir paşa geliyor, general geliyor, yüzbaşı geliyor, binbaşı geliyor, mülazım geliyor!” derler. Neden? Bunları çavuş, onbaşı öğretti onlara... Tarikatlardaki dervişlik de böyledir, talimle öğrenilir... Ordu her bir adamı değişik değişik sınıflara ayırarak askere alır ve bunlara eğitim verir. Tarikatlar da böyledir, sınıf sınıftır; aynen öyle de bir askeriyenin her bir adama her bir sınıfa tabi adamı olduğu gibi tarikatlarda da bu böyledir. Onun için herkes Lailahe illallah yurduna varmak için bir mürşit peşindedir; çünkü mürşit demek manevi eliyle Allah’a bağlayan demektir... Cebrail (a.s)’den Peygamberimize (s.a.v.), Peygamberimizden Hz. Ebubekir, Ömer, Osman, Ali'ye ve Fatıma'ya (r.a.)... Bunların her biri hakikaten manevi halifelerdi. Onlardan sonra da peygamberin vekili olanlar o günden bugüne bu ilmi devralarak taşıdılar...

Ha deyip de tasavvuf ilmine erişilemez. Bir bebeğe annesi yemek yedirip su içirir... Oğlum der, kızım der... Bebek bir şey konuşamaz. Bebek altı aylık olur yüzü güler. Bir yaşında annesini tanır... İhtiyacı durumunda annesi Kürtse Kürtçe, Arap ise Arapça, kör topal annesiyle konuşur. Üç yaşında acıyı tatlıyı fark edemez, dörtte fark eder. Üstünü başını kirletir, ayakkabısını yitirir. Altıda, sekizde derken yaşı onaltı oldu mu akılbaliğ olur...

Maddiyatta nasıl böyleyse maneviyata da aynıdır... Her bir şahıs ister alim, ister çoban olsun başlangıçta ruh itibariyle çocuk sayılır. Bir ihvan hak bir mürşitten inabe alıp da lailahe illallah yolunda ilerlerse, el aldığı, peşinden gittiği mürşit de manevi yolculuğunu tamamlamışsa, o dervişin ruhu büyüye büyüye on altıya varır. Bir çocuk ki akılbaliğ olur, kız ise, kocaya gitmeye, oğlan ise evlenmeye niyet eder... Bu yaştan sonra bu yollu attığı her adımdan mükellef, mesul sayılır.

Tasavvufta da on altıya çıkanlar vuslat-ı ilahi yapıyor... Mürşit kendini Cenab-ı Hakka ulaştırıyor, nefsini ruhuna musahhar ediyor... Mürşit o adem oğlunun nefsini kendisine musahhar etti miydi o kul hakiki şeklide ibadet yapıyor... Allah nöbetçileriyle tek olarak ubudiyet yapıyor... Öyleyse bu tasavvuf demek, ikiliği tekliğe indirmektir... Yaratılış sırrıyla insan denen varlıkta pekçok ikilik vardır... Bu ikilik, hakikaten bir müslümanın imanını tehlikeye atar... Dinden yana şüpheler verir...

Mevlana Celaleddin Hazretleri der ki: “Oğlum Hüsamettin -halifesi Hüsamettin’i işaret ediyor- sen benim manevi oğlumsun. Bu insanları çiftlikten tekliğe ulaştıracak götürecek sensin, anlatacak bildirecek sensin.

Cenab-ı Hakkın muradı böyle ihvanlar iğnenin deliğinden geçmedikçe mürşitle cennete gidemezler... Çift iplik iğnenin deliğinden geçmez, tek olacak ki geçsin... Alimlerimiz menfi bir yorumla bu hakikati küffara aksettirmişler... Onlar -küffarlar- güya bir deve iğnenin deliğinden geçinceye kadar o derece incelinceye kadar cennete giremeyecekler... Halbuki iğnenin delikten geçmesi sonrasında cennete gitme sırrı Müslümanlar hakkındadır...

Hazreti Ayşe bu hususta şöyle der: “Müşrikler, Yahudiler
şirk-i ekber ederek İsa ve Musa (a.s.)’yı mabud ittihaz etmişler. Ondan yardım istiyorlar, haç etmiş göğüslerine takmışlar... Bu onların şirk-i ekberidir...”

Müslümanın da gönlünde her ne ki yer almışsa, neye vesvesesi sevgisi var ise onun da taptığı odur. Müşriki –nefsi- Allah’a karşı şirk ettiği zaman yöneldiği de o olur. Bunun için her müslüman gönlündeki bu vesveseyi bu ikiliği çıkartmakla mükelleftir... Sanılır ki Müslümanlar yalnızca salat, zekatla mükellef... Böyleyse bunu en sıradan bir insan bile kolaylıkla yapar. Lakin işin aslı öyle değil... Hakiki müslüman tevhide inmelidir; tevhit ise La ilahe illallahtır... Zahir ulemaları, salatü’z-zekat memurları, kulun farzına, vacibine, müstehabına, mekruhuna bakarlar. Lakin ehli tasavvuf seni tekliğe ulaştırmak için çalışır, çünkü sen bir kulsun teklikle mükellefsin... Sen Allah bir dersin... Oysa bunu dilinle dediğin gibi gönlünle de diyeceksin. Gönlün neyle meşgul? Vesvesesiyle... Cenab-ı Hakk bu vesveseyi kullarına iptila etmiş. Kulların dışı dünyayla içi de Cenab-ı Hakla meşgul olmalı, tevhide dönmeli; çünkü Cenab-ı Hakk marifetullahı göstermiş, kullarından selim bir kalp istemiş...

Bir ayet-i kerimede, mealen şöyle denir. “Ben sizlerden mal, evlat istemiyorum; sizden selim bir kalp istiyorum.” Bu selim kalp tevhidin altındadır.

Tevhitten haberi olmayanlar müşriklikten, yani şirkten kurtulamazlar... Şirk dediğimiz ikiliğe yönelik vesvesedir. Hıristiyanların, Yahudilerin Musa’yı İsa’yı (a.s.) şirk ettikleri gibi, Müslümanlar da Allah’a karşı ortak ettikleri ikilik vesvesesiyle şirke düşerler. Bu vesveseyi -ikiliği- gönlünden çıkarmadıkça hakiki tevdihe eremezsiniz... Çünkü tevhit, bir manasındadır... Yunus Emre diyor ki: “Hocalar derler ki: “La şerikele,” yani “Ya Rabii şerikin yoktur, ortağın yoktur!” Ya, bu kalbindeki ikiliğe yönelik vesvese ne? Bu ikilik emrini hangi mukaddes kitaptan takva olarak aldın?...

Bu gönlü Cenab-ı Hakk öyle bir sırla yaratmış ki... İnsanın gönlü Allah’ın evidir... Lakin aşıklardan birinin dediği gibi:
“Padişahtan bana ne, saraya hanımın umuru olmadıktan sonra...” Mesela şuraya at, katır, eşek bağlasak burada insan oturamaz... Gönül de böyledir... Gönül beyt-i ilahidir... Cenab-ı Hakk bize bu gönlü verdi, bu vücudu verdi... Vücuda habis bir şey bulaştığında onu suyla yıkamak gerekir... Kullar bunu yapıyorlar; lakin ya gönül kiri? Allah bize tevhit verdi... Biz müslümanız, gönlümüzü de temizleyeceğiz, gönlümüzü temizlersek vahdet-i ilahiyeye ulaşırız. Vahdet-i ilahi ne demek?..

Hocanın biri bir vaazında Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in: “Namaz müminin miracıdır,” dediğini nakletti... Peki bu mirac ne? Miraç senin Allah’a ulaşman, Allah'a yönelmen, Allah’a kavuşman lakin kalbin nerede, neyle meşgul? Şimdilerde hazır hutbeler yazıyorlar: “Namaz insanı boşaltır, böyle eder, şöyle eder, çekip çevirir, melaikeden yüksek yapar.” Lakin bu sayılanlar namazı namaz gibi bilip namaz gibi kılanlara, başı seccadede, kalbi secdede olanlara mahsus... Başı seccadede kalbi başka yerde olanlar için değil bu söylenenler... Bu halimizle biz şimdi hangisine dahil olduk? Bizi ikiliğe dahil eden ne? Kalbimizdeki vesvese...

Cenab-ı Hakk şeytanı olanca gücüyle kötülüğü emretmekle mükellef kılmış, kalbimizin üzerini de ona merkez olarak vermiş... Bu şeytandır ki vesvese yoluyla, kavimlerine gelen peygamberlerine ümmetlerini iman ettirmemiş... Mesela bir kısmını gerçek Yahudilikten, bir kısmını İsa (a.s.)’ dan etmiş... Bizim peygamberimizi onlara tasdik ettirmemiş... O şeytan bizim içimizde... Ademe (s.a.v.) secde etmeyen şeytana Kur’an’ da yer verilmiş... Şeytan, Cenab-ı Hakk’tan selahiyetler istemiş ve bunları almış. Cenab-ı Hak şeytana çok selahiyetler vermiş. Her insana bir tane mükellef şeytan verilmiş...

Kovulmuş şeytan Alah’tan pekçok selahiyet almış: Vesvese verme, kulların gözüne gözükmeme, yediklerine içtiklerine, evliliklerine ortak olma, kanlarında dolaşma, kalplerinin üzerinde oturma, verilen vesveselerin sesini duyurma ha keza... Sonra da Allah’a: “Engin celalin hakkı için verdiğin bu selahiyetlerin yanında şu dünyayı da bana meta ver.” demiş ve dünya da şeytana verilmiş... Bu sırdan dolayıdır ki Hz.Peygamber (s.a.v.): “Dünya sevgisi bütün hataların başıdır,” buyurmuşlardır. Öyleyse, eşlerinize, çocuklarınıza
deyin ki, işte Allah’ın sevdiğini sev, sevmediğini sevme. Allah dünyayı sevmemiş diye sevme... Sen dünyayı seviyorsan bil ki Allah seni sevmiyor; çünkü Cenab-ı Hakk diyor ki : “Dünyayı halk edeli, yedi kat yeri-göğü yaratalı bir defa olsun buralara rahmet nazarıyla bakmadım. Her kim bakarsa severse benim sevgim ondan o da benden uzak olur.” Şeytan bu sırdan dolayı şöyle demiş: “Celalin hakkı için kullarından binde dokuz yüz doksan dokuzunu cehenneme götürürüm, yalnız senin korudukların müstesna.”

İslamın emrini tutup, ibadetlerini yaparak gerçek huzuru, nefsi tezkiye olmamış hiçbir mümin elde edemez. Gerçek huzur için oruç, namaz hanginize kâfi? Şeytan dünya sevgisini kalbine alanlara huzur, sükûn vermem diyor. Bu şekilde herhangi bir adamın huzuru, sükûnu varsa getir ayağının altını öpeyim... Evliyalar müstesna...

Onun için bu tevhid ilmi hususi, manevi bir ilimdir... Cenab-ı Hakkın Hz. Peygambere (s.a.v.) ilk ikra dediği kelime de bu... Hz. Peygamber efendimizin Hira dağına gidip de, daha Kur'an yokken İslam dini yokken Hira Dağında riyazet ile meşgul olması, Cebrail (a.s.)’ı görmesi hadiselerinden sonra maneviyatı tam manasıyla hayatına tatbik etmişti. Cebrail (a.s.) ondan sonra kendine başladı vesile olmaya, mürşit olmaya, Kur'an ahkâmını getirmeye... Arapça Kur'an ayetlerini öğretmeye... Hira dağından geldikten sonra maneviyatı vücuduna tatbik ettikten sonra bütün bunlar oldu... Çünkü Cenab-ı Hakkı sevmek maneviyatla, ruhla olur... Hz.Musa (a.s.)’ a dedi ki: “Kalp gözüm Allah ı gördü!” Hz.Ali diyor ki : “Allah ı görmeden ibadet etmem!” yani her ibadetimde görürüm, Allah ile kul arasında zerre kadar ayrı bir yer yok... Nefislere gelen vesveseyi şeytan verir : “Burada gördüğünü al, düş hülyaya!” Allah üç küsür milyar insanın kalbine geleni her an biliyor.


Allah: “Size şah damarınızdan daha yakınım,” demiş, peki biz neden görmüyoruz ? Masiva dediğimiz şeylerden dolayı tabii. Masivayı şu koca güneşin önüne koyun şu camda güneş görünmez. Öyleyse gönlümüzdeki masivaları çıkararak Hakkı görebiliriz. Bu görünenler de Cenab-ı Hakkın sıfat tecellisi olur. İşte kullar Allah’tan ne ayrı ne de gayrı; lakin kalpteki vesvese ikiliği, masiva çıkarılacak. Bu tasavvuf ilmi kalplerdeki masivayı çıkarmak için vardır. Gerçek huzur da burada, mirac da buradadır. Bu teklik aleminde, çift olan bir kimse sağ olan hocanın yeni bir vaazını dinler. Ettehiyatu okurken şöyle olur da Suphaneke okurken böyle olur da Allahuekber deyip de elleri havya kaldırdığında ne olur? Sen elini kaldırdığında bu bir kere namazın edebi, erkanı; lakin senin gönlün nerde, gönlün? Gönlün Fatiha okur birisi de bağda bahçede bilmem nerde alışta-verişte ticarette... Bununla mı senin miracın, huzur-ı ilahi böyle mi olur? Sen bir devlet amirinin yanına varsan böyle yapabilir misin ? Yapamazsın. Namazda huzur-ı ilahi önünde de bu böyledir...

Dinimiz iki şeyle sabittir: Şeriat ve tarikat. Bir kere zahirde savm, salat, hac zekat ondan sonra da bunların adabı erkanı... Kur’an'ın hatmi ve benzeri... Lakin geri kalanına gelince işin iç yüzünden, tevhitten haberin olacak. Sen sana sahip olacaksın... Senin ağzın ve sen öyle bir alemdesiniz ki sizin dizginleriniz şeytanın eline verilmiş. Kur-an da okurken şeytanın eline verilmiş namazda da senin dizginlerin şeytanın elinde, Hacca da gitsen dizginin şeytanın elinde... Ya tarikat? Tarikat sendeki şeytanı senden çıkarmaya uğraşır, Allah’ın nuruyla seni doldurmaya çalışır. Bu gönül dedikleri bir kap gibidir ve bu gönül Allah’ın evidir. Cenab-ı Hak’ın evi olan gönül yüz haşhaş tohumu alıyorsa yüzü de masiva denilen dünya sevgisiyle ilgili şeylerdir. Hakiki bir mirşide varırsan bunu tevhitle, tasavvuf ilmiyle yavaş yavaş gönlünden çıkarmaya başlarsın. Tevhit alfabesine başlayıp masiva tohumlarından beş tanesini çıkardın mı, bunun yerini beş tane Hak sevgisi alır. Doksan beş masiva kalır. Doksan masiva çıkardın mı, on masiva kalır. Doksan dokuz, bir kalır, yüzde, yüz... İşte o an vahdet-i ilahiyeye ulaştın demektir... Cenab-ı Hakkın tecellisi sende zuhur eder. Müslümanlık bu, miraç bu, miracın maneviyatı bu... O an insanın şuuru vücudundadır. Geriye “mutu kable ente mutu” yani ölmeden önce ölünüz esrar-ı ilahiyesi kalır.

Kul bu esrara üç yerde mazhar olur...O vakitte bu ruh vücuttan çıkar, buna Hz.Peygamber “mutu kable ente mutu” der... Hz.Musa (a.s.) Tur dağı üzerinde Allah ile konuştu. Orada kırk gün kaldı. Hitap-ı Muhammed-i ilahiyle kendi kendini kaybetti. “İlahi bana kendini göster,”
dedi. Allah: “Beni görmüyor musun? dedi. Musa: “Görüyorum,” dedi. Allah: “Ne görüyorsun?” dedi. Musa: “Bir ağaç görüyorum,” dedi. Tenzih ederim, Onun içim Musa (a.s.)’nın gördüğü ağaca Allah desen küfür değildi desen küfür Müslümanların da “inna evliyaullahu la havfun...” hitabına mazhar olan hakiki evliyaları işte böyledirler. Onlara Allah desen küfür, değildi desen küfür; çünkü onlar vahdet-i ilahiyeye varmışlar... Hatta Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.v.): “Allah ile konuşurken Onu Hz. Ali suretinde gördüm,” der. Çünkü Hz. Ali evliyaydı... Cenabı Hak onun suretinden Peygambere (s.a.v.) gözüktü, onunla konuştu... Bu, zat tecellisidir... İslam dini çok büyük bir din, Peygamberimiz (s.a.v) de son peygamber. Bütün peygamberler Allah’ın sıfat tecellisine mazhar olmuşlar. Bizim Peygamberimiz (s.a.v.) Allahın zat tecellisine mazhar olmuştur. Hz. Peygamberlere Cenab-ı Hak’ın gönderdiği kitaplar Allah’ın manevi bir nimet sofrasıdır... O sofra peygamberlere nasip olur, kalan nimet kırıntıları da geri kalan kendi ümmetlerinin sadıklarına, sıddıklarına nasip olur. Bizim Peygamberimiz (s.a.v.) miracı iki sefer
vücuduyla, yüz binlerce ruhaniyatıyla gerçekleştirmiştir. Bundan dolayı bizim Peygamberimizin (s.a.v.) evliyaları da, ümmetindeki mukarrebinleri de, birçok kısmı da bu sıfat tecellisine mazhar oluyor, ruhlarıyla miraç yapıyorlar... Bütün peygamberlerin Allaha ulaştıkları gibi ümmetlerinden bir kısım kimseler de ölmeden evvel ölüp ruhlarıyla Cenab-ı Hakkın katına çıkıp manen onunla bütünleşip yeniden oradan ayrılıyorlar ve, “inne evliyaullahu la havfun...” ayetine muhatap oluyorlar. Bunun için İslam dini çok büyük bir din, bu dinin hakikatini anlamak için evvela her şahıs şeriattaki haccı, zekatı, farzı, vacibi, mekruhu öğrenecek sonra da, tarikatı öğrenecek ve öğrendiklerini nefsine tatbik edecek... Bunu da zamanında öğrenecek... La ilahe illalahı da bir evliyada bulacak... Bir mürşid-i kamil bulacak. Mürşid-i kamilde de bunun alfabesi Lailaheillallah... O da onun muradıysa artık talihi, kabiliyeti istidadı nispetinde Cenab-ı Hakka manevi kurbiyet edecek, vuslat edecek.

İslam dini böyle büyük bir din; lakin maalesef küçüle küçüle maddiyatta kalmış ve İslamın maneviyatı da zamanımızda birçok açıdan inkar edilmiştir. Allah etmesin bu küfürleri ile peygamberin huzuruna onlar nasıl varacaklar? İslam dininden olup da Peygamberin (s.a.v.) yolunu inkar eden Peygamberin (s.a.v.) yolundan gitmeyen Allah’a gidemez. Allah da dedi ki: “Peygamberi seven beni sever Peygamberi (s.a.v.) görürseniz beni görmüş gibisiniz, Peygambere tabi olan bana da tabi olur.” Onun için dinimizi Cenab-ı Hakk muvaffak etmiş..."
 

Ahmet

Kullanıcı
Katılım
4 Haz 2017
Mesajlar
10,838
Tepkime puanı
5,175
Puanları
113
Cinsiyet
Erkek
yüregine saglık
Şeyh ali kara hazretleri(ks) sohbetlerinden;

"Cenab-ı Hakk bir sürü kul yaratmış. Her birini değişik değişik hasletlerle donatmış. Onlara verilen hasletlerden biri de gözyaşıdır. Gözyaşının birisi maddiyat içindir. Maddiyat için olan gözyaşı efsun verir insana, parayı, dünyayı gösterir. Allah için dökülen gözyaşı manevidir. Bu gözyaşı, insana Allah’ın nurunu tattırır, Allah’ın nurunu hissettirir, Allah’ın nurunu idrak ettirir. Böyle bir kulu kimse tatmin edemez. Onun için böyle dervişler kendi lisan-ı halleriyle ara sıra derler ki: “Ey Allah’ın vekilleri! Ne var, ne olur siz şu alimlerin gönlüne bir tecelli, bir teveccüh etseniz de benim şu gözümün yaşı akınca bana demesinler ki: ‘Kalk abdestin bozuldu! Git abdest tazele!’ Bilsinler ki hele neymiş bu gözyaşı?” Hakikaten hocalar şimdi gözyaşı abdesti bozar diyorlar. Oysa Allah için dökülen gözyaşı değil! Bu sözü beşer değil, Allah’ın müvekkilleri söylüyorlar. Ey evliyalar! Siz şu hocaların, vaazların kalbine bir teveccüh etseniz de hak dervişi duysalar. Haydi abdestin bozuldu namazın bozuldu demeseler. Onlar bunun sırrını bilemezler ki... Halbuki alimin biri bir vaaz etti, bir hadis okudu, dedi ki: “Allah için bir cezbe ihtiyari bütün günahları affeder.”

Onun için Cenab-ı Hakk maneviyatı işin erbabına vermiştir. Peygamber Efendimiz : “Lem yelid velem yuled” der. Zahir alimi bundaki esrardan yana ne anlar? Tatmayan bilemez. Erbabı bilir bunu...

Dervişliğin hali ahvali çok değişiktir. Cenab-ı Hakk bu dervişliğe öyle bir iş etmiş ki... Şu askerliği misal et, aynen askerlik gibi... Şimdi burada bulunanlardan birisi çalışsa kaymakam olsa, birisi çalışsa en yüksek bir alim olsa... Bunlar nasıl olsa askere gidecekler... Askerlik zamanı geldi... Kaymakam da alim de askere gittiler... Bir de ümmi bir çoban gitti... Kışlaya vardıklarında kaymakamla, alimle o ümmi çobanın asker olmadan yana farkları yoktur. Yat bilmez, kalk bilmez, talim bilmezler... Askere onlardan önce giden, askerliğin usul ve esaslarını öğrenmiş selahiyetli biri bunları eğitmeye başlar. Hepsine askerlik talimi verir... Üç ayda beden talimini ancak öğrenebilirler. Ondan sonra da altı ay içinde yatıp-kalkıp taarruzu, hücumu öğrenirler. Sonrasında: “Şuradan bir paşa geliyor, general geliyor, yüzbaşı geliyor, binbaşı geliyor, mülazım geliyor!” derler. Neden? Bunları çavuş, onbaşı öğretti onlara... Tarikatlardaki dervişlik de böyledir, talimle öğrenilir... Ordu her bir adamı değişik değişik sınıflara ayırarak askere alır ve bunlara eğitim verir. Tarikatlar da böyledir, sınıf sınıftır; aynen öyle de bir askeriyenin her bir adama her bir sınıfa tabi adamı olduğu gibi tarikatlarda da bu böyledir. Onun için herkes Lailahe illallah yurduna varmak için bir mürşit peşindedir; çünkü mürşit demek manevi eliyle Allah’a bağlayan demektir... Cebrail (a.s)’den Peygamberimize (s.a.v.), Peygamberimizden Hz. Ebubekir, Ömer, Osman, Ali'ye ve Fatıma'ya (r.a.)... Bunların her biri hakikaten manevi halifelerdi. Onlardan sonra da peygamberin vekili olanlar o günden bugüne bu ilmi devralarak taşıdılar...

Ha deyip de tasavvuf ilmine erişilemez. Bir bebeğe annesi yemek yedirip su içirir... Oğlum der, kızım der... Bebek bir şey konuşamaz. Bebek altı aylık olur yüzü güler. Bir yaşında annesini tanır... İhtiyacı durumunda annesi Kürtse Kürtçe, Arap ise Arapça, kör topal annesiyle konuşur. Üç yaşında acıyı tatlıyı fark edemez, dörtte fark eder. Üstünü başını kirletir, ayakkabısını yitirir. Altıda, sekizde derken yaşı onaltı oldu mu akılbaliğ olur...

Maddiyatta nasıl böyleyse maneviyata da aynıdır... Her bir şahıs ister alim, ister çoban olsun başlangıçta ruh itibariyle çocuk sayılır. Bir ihvan hak bir mürşitten inabe alıp da lailahe illallah yolunda ilerlerse, el aldığı, peşinden gittiği mürşit de manevi yolculuğunu tamamlamışsa, o dervişin ruhu büyüye büyüye on altıya varır. Bir çocuk ki akılbaliğ olur, kız ise, kocaya gitmeye, oğlan ise evlenmeye niyet eder... Bu yaştan sonra bu yollu attığı her adımdan mükellef, mesul sayılır.

Tasavvufta da on altıya çıkanlar vuslat-ı ilahi yapıyor... Mürşit kendini Cenab-ı Hakka ulaştırıyor, nefsini ruhuna musahhar ediyor... Mürşit o adem oğlunun nefsini kendisine musahhar etti miydi o kul hakiki şeklide ibadet yapıyor... Allah nöbetçileriyle tek olarak ubudiyet yapıyor... Öyleyse bu tasavvuf demek, ikiliği tekliğe indirmektir... Yaratılış sırrıyla insan denen varlıkta pekçok ikilik vardır... Bu ikilik, hakikaten bir müslümanın imanını tehlikeye atar... Dinden yana şüpheler verir...

Mevlana Celaleddin Hazretleri der ki: “Oğlum Hüsamettin -halifesi Hüsamettin’i işaret ediyor- sen benim manevi oğlumsun. Bu insanları çiftlikten tekliğe ulaştıracak götürecek sensin, anlatacak bildirecek sensin.

Cenab-ı Hakkın muradı böyle ihvanlar iğnenin deliğinden geçmedikçe mürşitle cennete gidemezler... Çift iplik iğnenin deliğinden geçmez, tek olacak ki geçsin... Alimlerimiz menfi bir yorumla bu hakikati küffara aksettirmişler... Onlar -küffarlar- güya bir deve iğnenin deliğinden geçinceye kadar o derece incelinceye kadar cennete giremeyecekler... Halbuki iğnenin delikten geçmesi sonrasında cennete gitme sırrı Müslümanlar hakkındadır...

Hazreti Ayşe bu hususta şöyle der: “Müşrikler, Yahudiler
şirk-i ekber ederek İsa ve Musa (a.s.)’yı mabud ittihaz etmişler. Ondan yardım istiyorlar, haç etmiş göğüslerine takmışlar... Bu onların şirk-i ekberidir...”

Müslümanın da gönlünde her ne ki yer almışsa, neye vesvesesi sevgisi var ise onun da taptığı odur. Müşriki –nefsi- Allah’a karşı şirk ettiği zaman yöneldiği de o olur. Bunun için her müslüman gönlündeki bu vesveseyi bu ikiliği çıkartmakla mükelleftir... Sanılır ki Müslümanlar yalnızca salat, zekatla mükellef... Böyleyse bunu en sıradan bir insan bile kolaylıkla yapar. Lakin işin aslı öyle değil... Hakiki müslüman tevhide inmelidir; tevhit ise La ilahe illallahtır... Zahir ulemaları, salatü’z-zekat memurları, kulun farzına, vacibine, müstehabına, mekruhuna bakarlar. Lakin ehli tasavvuf seni tekliğe ulaştırmak için çalışır, çünkü sen bir kulsun teklikle mükellefsin... Sen Allah bir dersin... Oysa bunu dilinle dediğin gibi gönlünle de diyeceksin. Gönlün neyle meşgul? Vesvesesiyle... Cenab-ı Hakk bu vesveseyi kullarına iptila etmiş. Kulların dışı dünyayla içi de Cenab-ı Hakla meşgul olmalı, tevhide dönmeli; çünkü Cenab-ı Hakk marifetullahı göstermiş, kullarından selim bir kalp istemiş...

Bir ayet-i kerimede, mealen şöyle denir. “Ben sizlerden mal, evlat istemiyorum; sizden selim bir kalp istiyorum.” Bu selim kalp tevhidin altındadır.

Tevhitten haberi olmayanlar müşriklikten, yani şirkten kurtulamazlar... Şirk dediğimiz ikiliğe yönelik vesvesedir. Hıristiyanların, Yahudilerin Musa’yı İsa’yı (a.s.) şirk ettikleri gibi, Müslümanlar da Allah’a karşı ortak ettikleri ikilik vesvesesiyle şirke düşerler. Bu vesveseyi -ikiliği- gönlünden çıkarmadıkça hakiki tevdihe eremezsiniz... Çünkü tevhit, bir manasındadır... Yunus Emre diyor ki: “Hocalar derler ki: “La şerikele,” yani “Ya Rabii şerikin yoktur, ortağın yoktur!” Ya, bu kalbindeki ikiliğe yönelik vesvese ne? Bu ikilik emrini hangi mukaddes kitaptan takva olarak aldın?...

Bu gönlü Cenab-ı Hakk öyle bir sırla yaratmış ki... İnsanın gönlü Allah’ın evidir... Lakin aşıklardan birinin dediği gibi:
“Padişahtan bana ne, saraya hanımın umuru olmadıktan sonra...” Mesela şuraya at, katır, eşek bağlasak burada insan oturamaz... Gönül de böyledir... Gönül beyt-i ilahidir... Cenab-ı Hakk bize bu gönlü verdi, bu vücudu verdi... Vücuda habis bir şey bulaştığında onu suyla yıkamak gerekir... Kullar bunu yapıyorlar; lakin ya gönül kiri? Allah bize tevhit verdi... Biz müslümanız, gönlümüzü de temizleyeceğiz, gönlümüzü temizlersek vahdet-i ilahiyeye ulaşırız. Vahdet-i ilahi ne demek?..

Hocanın biri bir vaazında Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in: “Namaz müminin miracıdır,” dediğini nakletti... Peki bu mirac ne? Miraç senin Allah’a ulaşman, Allah'a yönelmen, Allah’a kavuşman lakin kalbin nerede, neyle meşgul? Şimdilerde hazır hutbeler yazıyorlar: “Namaz insanı boşaltır, böyle eder, şöyle eder, çekip çevirir, melaikeden yüksek yapar.” Lakin bu sayılanlar namazı namaz gibi bilip namaz gibi kılanlara, başı seccadede, kalbi secdede olanlara mahsus... Başı seccadede kalbi başka yerde olanlar için değil bu söylenenler... Bu halimizle biz şimdi hangisine dahil olduk? Bizi ikiliğe dahil eden ne? Kalbimizdeki vesvese...

Cenab-ı Hakk şeytanı olanca gücüyle kötülüğü emretmekle mükellef kılmış, kalbimizin üzerini de ona merkez olarak vermiş... Bu şeytandır ki vesvese yoluyla, kavimlerine gelen peygamberlerine ümmetlerini iman ettirmemiş... Mesela bir kısmını gerçek Yahudilikten, bir kısmını İsa (a.s.)’ dan etmiş... Bizim peygamberimizi onlara tasdik ettirmemiş... O şeytan bizim içimizde... Ademe (s.a.v.) secde etmeyen şeytana Kur’an’ da yer verilmiş... Şeytan, Cenab-ı Hakk’tan selahiyetler istemiş ve bunları almış. Cenab-ı Hak şeytana çok selahiyetler vermiş. Her insana bir tane mükellef şeytan verilmiş...

Kovulmuş şeytan Alah’tan pekçok selahiyet almış: Vesvese verme, kulların gözüne gözükmeme, yediklerine içtiklerine, evliliklerine ortak olma, kanlarında dolaşma, kalplerinin üzerinde oturma, verilen vesveselerin sesini duyurma ha keza... Sonra da Allah’a: “Engin celalin hakkı için verdiğin bu selahiyetlerin yanında şu dünyayı da bana meta ver.” demiş ve dünya da şeytana verilmiş... Bu sırdan dolayıdır ki Hz.Peygamber (s.a.v.): “Dünya sevgisi bütün hataların başıdır,” buyurmuşlardır. Öyleyse, eşlerinize, çocuklarınıza
deyin ki, işte Allah’ın sevdiğini sev, sevmediğini sevme. Allah dünyayı sevmemiş diye sevme... Sen dünyayı seviyorsan bil ki Allah seni sevmiyor; çünkü Cenab-ı Hakk diyor ki : “Dünyayı halk edeli, yedi kat yeri-göğü yaratalı bir defa olsun buralara rahmet nazarıyla bakmadım. Her kim bakarsa severse benim sevgim ondan o da benden uzak olur.” Şeytan bu sırdan dolayı şöyle demiş: “Celalin hakkı için kullarından binde dokuz yüz doksan dokuzunu cehenneme götürürüm, yalnız senin korudukların müstesna.”

İslamın emrini tutup, ibadetlerini yaparak gerçek huzuru, nefsi tezkiye olmamış hiçbir mümin elde edemez. Gerçek huzur için oruç, namaz hanginize kâfi? Şeytan dünya sevgisini kalbine alanlara huzur, sükûn vermem diyor. Bu şekilde herhangi bir adamın huzuru, sükûnu varsa getir ayağının altını öpeyim... Evliyalar müstesna...

Onun için bu tevhid ilmi hususi, manevi bir ilimdir... Cenab-ı Hakkın Hz. Peygambere (s.a.v.) ilk ikra dediği kelime de bu... Hz. Peygamber efendimizin Hira dağına gidip de, daha Kur'an yokken İslam dini yokken Hira Dağında riyazet ile meşgul olması, Cebrail (a.s.)’ı görmesi hadiselerinden sonra maneviyatı tam manasıyla hayatına tatbik etmişti. Cebrail (a.s.) ondan sonra kendine başladı vesile olmaya, mürşit olmaya, Kur'an ahkâmını getirmeye... Arapça Kur'an ayetlerini öğretmeye... Hira dağından geldikten sonra maneviyatı vücuduna tatbik ettikten sonra bütün bunlar oldu... Çünkü Cenab-ı Hakkı sevmek maneviyatla, ruhla olur... Hz.Musa (a.s.)’ a dedi ki: “Kalp gözüm Allah ı gördü!” Hz.Ali diyor ki : “Allah ı görmeden ibadet etmem!” yani her ibadetimde görürüm, Allah ile kul arasında zerre kadar ayrı bir yer yok... Nefislere gelen vesveseyi şeytan verir : “Burada gördüğünü al, düş hülyaya!” Allah üç küsür milyar insanın kalbine geleni her an biliyor.


Allah: “Size şah damarınızdan daha yakınım,” demiş, peki biz neden görmüyoruz ? Masiva dediğimiz şeylerden dolayı tabii. Masivayı şu koca güneşin önüne koyun şu camda güneş görünmez. Öyleyse gönlümüzdeki masivaları çıkararak Hakkı görebiliriz. Bu görünenler de Cenab-ı Hakkın sıfat tecellisi olur. İşte kullar Allah’tan ne ayrı ne de gayrı; lakin kalpteki vesvese ikiliği, masiva çıkarılacak. Bu tasavvuf ilmi kalplerdeki masivayı çıkarmak için vardır. Gerçek huzur da burada, mirac da buradadır. Bu teklik aleminde, çift olan bir kimse sağ olan hocanın yeni bir vaazını dinler. Ettehiyatu okurken şöyle olur da Suphaneke okurken böyle olur da Allahuekber deyip de elleri havya kaldırdığında ne olur? Sen elini kaldırdığında bu bir kere namazın edebi, erkanı; lakin senin gönlün nerde, gönlün? Gönlün Fatiha okur birisi de bağda bahçede bilmem nerde alışta-verişte ticarette... Bununla mı senin miracın, huzur-ı ilahi böyle mi olur? Sen bir devlet amirinin yanına varsan böyle yapabilir misin ? Yapamazsın. Namazda huzur-ı ilahi önünde de bu böyledir...

Dinimiz iki şeyle sabittir: Şeriat ve tarikat. Bir kere zahirde savm, salat, hac zekat ondan sonra da bunların adabı erkanı... Kur’an'ın hatmi ve benzeri... Lakin geri kalanına gelince işin iç yüzünden, tevhitten haberin olacak. Sen sana sahip olacaksın... Senin ağzın ve sen öyle bir alemdesiniz ki sizin dizginleriniz şeytanın eline verilmiş. Kur-an da okurken şeytanın eline verilmiş namazda da senin dizginlerin şeytanın elinde, Hacca da gitsen dizginin şeytanın elinde... Ya tarikat? Tarikat sendeki şeytanı senden çıkarmaya uğraşır, Allah’ın nuruyla seni doldurmaya çalışır. Bu gönül dedikleri bir kap gibidir ve bu gönül Allah’ın evidir. Cenab-ı Hak’ın evi olan gönül yüz haşhaş tohumu alıyorsa yüzü de masiva denilen dünya sevgisiyle ilgili şeylerdir. Hakiki bir mirşide varırsan bunu tevhitle, tasavvuf ilmiyle yavaş yavaş gönlünden çıkarmaya başlarsın. Tevhit alfabesine başlayıp masiva tohumlarından beş tanesini çıkardın mı, bunun yerini beş tane Hak sevgisi alır. Doksan beş masiva kalır. Doksan masiva çıkardın mı, on masiva kalır. Doksan dokuz, bir kalır, yüzde, yüz... İşte o an vahdet-i ilahiyeye ulaştın demektir... Cenab-ı Hakkın tecellisi sende zuhur eder. Müslümanlık bu, miraç bu, miracın maneviyatı bu... O an insanın şuuru vücudundadır. Geriye “mutu kable ente mutu” yani ölmeden önce ölünüz esrar-ı ilahiyesi kalır.

Kul bu esrara üç yerde mazhar olur...O vakitte bu ruh vücuttan çıkar, buna Hz.Peygamber “mutu kable ente mutu” der... Hz.Musa (a.s.) Tur dağı üzerinde Allah ile konuştu. Orada kırk gün kaldı. Hitap-ı Muhammed-i ilahiyle kendi kendini kaybetti. “İlahi bana kendini göster,”
dedi. Allah: “Beni görmüyor musun? dedi. Musa: “Görüyorum,” dedi. Allah: “Ne görüyorsun?” dedi. Musa: “Bir ağaç görüyorum,” dedi. Tenzih ederim, Onun içim Musa (a.s.)’nın gördüğü ağaca Allah desen küfür değildi desen küfür Müslümanların da “inna evliyaullahu la havfun...” hitabına mazhar olan hakiki evliyaları işte böyledirler. Onlara Allah desen küfür, değildi desen küfür; çünkü onlar vahdet-i ilahiyeye varmışlar... Hatta Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.v.): “Allah ile konuşurken Onu Hz. Ali suretinde gördüm,” der. Çünkü Hz. Ali evliyaydı... Cenabı Hak onun suretinden Peygambere (s.a.v.) gözüktü, onunla konuştu... Bu, zat tecellisidir... İslam dini çok büyük bir din, Peygamberimiz (s.a.v) de son peygamber. Bütün peygamberler Allah’ın sıfat tecellisine mazhar olmuşlar. Bizim Peygamberimiz (s.a.v.) Allahın zat tecellisine mazhar olmuştur. Hz. Peygamberlere Cenab-ı Hak’ın gönderdiği kitaplar Allah’ın manevi bir nimet sofrasıdır... O sofra peygamberlere nasip olur, kalan nimet kırıntıları da geri kalan kendi ümmetlerinin sadıklarına, sıddıklarına nasip olur. Bizim Peygamberimiz (s.a.v.) miracı iki sefer
vücuduyla, yüz binlerce ruhaniyatıyla gerçekleştirmiştir. Bundan dolayı bizim Peygamberimizin (s.a.v.) evliyaları da, ümmetindeki mukarrebinleri de, birçok kısmı da bu sıfat tecellisine mazhar oluyor, ruhlarıyla miraç yapıyorlar... Bütün peygamberlerin Allaha ulaştıkları gibi ümmetlerinden bir kısım kimseler de ölmeden evvel ölüp ruhlarıyla Cenab-ı Hakkın katına çıkıp manen onunla bütünleşip yeniden oradan ayrılıyorlar ve, “inne evliyaullahu la havfun...” ayetine muhatap oluyorlar. Bunun için İslam dini çok büyük bir din, bu dinin hakikatini anlamak için evvela her şahıs şeriattaki haccı, zekatı, farzı, vacibi, mekruhu öğrenecek sonra da, tarikatı öğrenecek ve öğrendiklerini nefsine tatbik edecek... Bunu da zamanında öğrenecek... La ilahe illalahı da bir evliyada bulacak... Bir mürşid-i kamil bulacak. Mürşid-i kamilde de bunun alfabesi Lailaheillallah... O da onun muradıysa artık talihi, kabiliyeti istidadı nispetinde Cenab-ı Hakka manevi kurbiyet edecek, vuslat edecek.

İslam dini böyle büyük bir din; lakin maalesef küçüle küçüle maddiyatta kalmış ve İslamın maneviyatı da zamanımızda birçok açıdan inkar edilmiştir. Allah etmesin bu küfürleri ile peygamberin huzuruna onlar nasıl varacaklar? İslam dininden olup da Peygamberin (s.a.v.) yolunu inkar eden Peygamberin (s.a.v.) yolundan gitmeyen Allah’a gidemez. Allah da dedi ki: “Peygamberi seven beni sever Peygamberi (s.a.v.) görürseniz beni görmüş gibisiniz, Peygambere tabi olan bana da tabi olur.” Onun için dinimizi Cenab-ı Hakk muvaffak etmiş..."
 

Ahmet

Kullanıcı
Katılım
4 Haz 2017
Mesajlar
10,838
Tepkime puanı
5,175
Puanları
113
Cinsiyet
Erkek

Konuyu görüntüleyenler

23,377Konular
103,440Mesajlar
2,078Kullanıcılar
xtc14Son üye
Üst