Serdar Yıldırım Hikayeleri

Serdar Yıldırım Hikayeleri

Serdar Yıldırım

Kullanıcı
Katılım
1 Kas 2022
Mesajlar
80
Tepkime puanı
15
Puanları
8
Cinsiyet
Erkek
BEBEK KELOĞLAN
Bakla, ye bakla at takla
Limon, ye limon denizde somon
Kavun, ye kavun derdinle avun
Soğan, ye soğan gece yarısı Keloğlan'dır doğan.
Ebe, oğlan doğdu der, sofada dokuz doğuran babaya.
Baba koşar evinde on sekiz doğuran dedeye.
Baba, oğlum oldu, baba oldum, der.
Dede ayağa kalkar, gözün aydın, der.
Sen baba oldun, ben dede, der.
Sen baba, ben dede, diyerek oynamaya başlar.
Bunun üzerine baba, sen dede, ben baba, diyerek oynar.
Oynarlar da oynarlar.

Sonradan baba geri gelir babası yanında.
Babanın babası Keloğlan'ın dedesi,
Tatlıya bağlandı torun hevesi.
Bebek Keloğlan ağlar da ağlar.
Ana, baba, dede kucağına alır, sorun yok.
Keloğlan ağlıyor ama gözlerinde yaş yok.
Onun amacı dünyaya geldiğini ilan etmektir.
Daha doğar doğmaz hoş geldim demektir.
Hoş geldin Keloğlan, yeni doğmuş bebek oğlan.
Şimdi ağla büyüdüğünde ağlama, ağlatma.
Sakın ola zalim olma
Kılıcın değil, aklın keskin olsun.
Geldiğini görenler korkmasın, gülümsesin
Anlattıklarından ders çıkarıp hayatı özümsesin.

SON

Yazan: Serdar Yıldırım
 

Serdar Yıldırım

Kullanıcı
Katılım
1 Kas 2022
Mesajlar
80
Tepkime puanı
15
Puanları
8
Cinsiyet
Erkek
KELOĞLAN İLE ULUDAĞ
Bundan yıllar önce Anadolu'da bir Keloğlan yaşarmış. Bu Keloğlan anasıyla birlikte karınca misali geçinir giderlermiş. Keloğlan çalışmayı sevmezmiş ama anasının zorlamasıyla iş bulup çalıştığı ve üç beş kuruş kazandığı olurmuş. Keloğlan bir gün bir gezginden duydukları karşısında neredeyse büyük dilini yutacakmış. Gezginin anlattığına göre, Uludağ'da yaşayan kocamış bir ihtiyar varmış ve bu ihtiyar 54 milyon yaşındaymış.

Keloğlan kendi etrafında şöyle bir döndükten sonra: " Aboov! Sen ne diyorsun gezginim! Hiç o kadar yaşında insan olur muymuş? 54 yaşında deseydin inanırdım da öyle milyon yaşa falan benim aklım ermez. Peki, sen inanıyor musun ihtiyarın o kadar yaşadığına? "
Bunun üzerine gezgin: " Tabi inanıyorum. İnanmasam sana söyler miyim? Kendisini yıllardır tanıyorum. Ben çocukken ihtiyardı, 30 yaşına girdim yine ihtiyar. Babam, dedem zamanında da ihtiyarmış. Dedemin dedesi de onu tanırmış ve o zamanda ihtiyarmış. En aşağı hesaba vursan 200 yıl çıkar. 200 yaş da az değil hani. "
Keloğlan: " Onun orası öyle, 200 yaşında olabilir ama 54 milyon bana inanılmaz geldi. Hiç inanmadım. "
Gezgin: " Seni tanırım Keloğlan, inanmadım dersin ama araştırma yapmaktan geri durmazsın. Ya doğruysa değil mi? Sen meraklı köylüsün. Uludağ'a gidersin. İhtiyarı bulursun. Onunla konuşursun. "

Gezgin, Keloğlan'ı iyi tanıyormuş. Ertesi sabah anasından izin alan Keloğlan, Uludağ'a doğru yola çıkmış. Keloğlan yolda sormuş, soruşturmuş, yeni insanlarla tanışmış, konuyu araştırmış. Gezginin anlattıklarıyla insanların anlattıkları birebir örtüşüyormuş. Uludağ'da milyonlarca yıldır yaşayan bir ihtiyar varmış ve Keloğlan onunla bir an önce tanışmak için sabırsızlanıyormuş.

Sonunda Keloğlan çok yaş yaşamış, dişleri dökülmüş, iki büklüm ihtiyarı bulmuş. Onunla koyu bir sohbete dalmış. Keloğlan sormuş: " Dedem, ben geldiğimde selam dedim, sen kafanı kaldırıp beni gördün ve hoş geldin Keloğlan, selam evladım, dedin. Benim adımı nereden biliyordun ki? Sanıyorum beni ilk kez görüyorsun."
" Bak bu doğru Keloğlan. Seni ilk kez görüyordum ama adını biliyordum. Benimle görüşmeye gelenlerden bazıları Keloğlan deyip başından geçmiş bir olayı anlattılar. Aslanım, sen çok meşhursun. Gezgine de söyledim, şu Keloğlan'ı kap getir diye. Kendi gelmedi ama seni gönderdi. Benim için seni tanımak zor olmadı. "
" Dedem, şu üç günlük dünyada derler, dünya sence de üç günlük müdür? "
" Dünya üç günlük değildir. Beş günlük de değildir. Yaşadığı günlerin pek çoğunu değerlendirmiş, zamanını boşa geçirmemiş bilgili, kültürlü bir insan şu üç günlük dünyada deyimini kullanmaz. "
" Dedem, bu dünyaya yalan dünya diyorlar. "
" Olur mu Keloğlan? Dünya yalan olur mu? Tabi ki bu dünya gerçektir. "

İki büklüm ihtiyar aniden doğruluvermiş: " Bak ben Uludağ'ım. 54 milyon yaşındayım. "
Keloğlan: " Nee?! Sen Uludağ mısın? "
" Tabi ya ne sandın? Uludağ'ın bir de insansal karşılığı olmalı. Dünya çapında bir dağ derdini anlatabilmeli. Bak Keloğlan, insanlar bir fikir ve düşünce sistemine bağlı kalmamalı. Diğer fikir ve düşüncelere saygı duymalı. Eleştiri kabul etmeli. "
" Dedem Uludağ, seni üzdüysem beni affet. Nice zamandır bu sorular kafama takılıyordu. Soran öğrenir, sormayan ne öğrenmiş, derler. Ben de geldim, seninle tanıştım, memnun oldum. Misafirin iyisi erken kalkandır. İzin istiyorum. "
" İzin senindir Keloğlan. Ama çok erken kalktın. "
" Dedem, bu kadarı yeterli. Konuştuklarımızı anlatmama izin çıkar mı? "
" Çıkar. Ben sözlerimin arkasındayım. "

Keloğlan düze indikten sonra köyünde ve diğer köy ve kasabalarda Uludağ'la konuştuklarını anlatmış. Herkes, Keloğlan'ın anlattıklarını ilgiyle dinlemiş. Bir kişi bile karşı çıkan olmamış. Doğru söze ne denir? Demek ki doğru söyleyen dokuz köyden kovulmuyormuş.

SON

Yazan: Serdar Yıldırım
 

Serdar Yıldırım

Kullanıcı
Katılım
1 Kas 2022
Mesajlar
80
Tepkime puanı
15
Puanları
8
Cinsiyet
Erkek
KELOĞLAN DEV FARE
Bir varmış, bir yokmuş. Bir dev fare varmış. Aha manda kadarmış.
Fare, fare, dev fare, nasıl geldin bu hale?
Ne yedin de böyle oldun, bir göründün, bir kayboldun.
" Dağda, bayırda gezerim, ne bulursam onu yerim.
Kedilerin düşmanıyım, yakalarsam kedi de yerim. "

Aman fare, yaman fare, başı büyük, kocaman fare.
Sakın kasabaya gitmeyesin, insanları üzmeyesin.

" Aman insan, yaman insan, başı küçük, kösemen insan.
Kasabaya gidiyorum, insanları üzüyorum. "

Dev fare arkasında yüzlerce normal fare olduğu halde kasabaya giriş yapmış. Şarkılar söyleyerek sokaklarda gezmişler. Ortalıkta ne bir insan, ne bir kedi görünmüyormuş. Dev fare ve arkadaşları, bu kasabada günlerce kalmışlar. Kilerlerde, ambarlarda ne varsa yiyip bitirmişler.

Bir gün kasaba dışındaki yolda nöbet bekleyen fareler, ileriden gelen kel kafalı bir genci görmüşler. Durumu dev fareye bildirmişler.
Dev fare: " Sakın bu Keloğlan olmasın? Adını çok duydum ama kendisini hiç görmedim. Gidin sorun bakalım kimmiş, neyin nesiymiş? Eğer bu Keloğlan ise, yandığımızın resmidir. Bizi bir dakika bu kasabada tutmaz, bilmiş olasınız. "
Bunun üzerine oradaki farelerden biri: " Aman efendim, siz neler söylüyorsunuz? Gelen Keloğlan olsa ne olacak? Bize ne yapabilir ki? İzin verin onu geldiği yere kadar kovalayalım. "
Dev fare: " Kimi kovalıyorsun? Keloğlan senden, benden kaçar mı sanıyorsun? O korkmaz, korkutur. Yenilmez, yener, ezilmez, ezer. Kaybettiği görülmemiştir. "
Farelerden biri gitmiş ve az sonra geri dönmüş. Gelen genç Keloğlan'mış. Dev fare Keloğlan'ın karşısına çıkmış. Onu saygıyla selamlamış. Hoş geldiniz, demiş.

Dev fareyi görünce Keloğlan'ın aklı başından gitmiş. Çok korkmuş, bir ağacın arkasına saklanmış: " Uy anam, o neydi öyle? Kocaman, öküz kadar! Etraf fare dolu. Bu onların babası olsa gerek. Öküz faresi mi desem, fare öküzü mü desem? Beni yakalarsa yer bu ya. Yandım ki hem ne yandım. " diye söylenirken, dev farenin sesini duymuş:
" Keloğlan Bey, saygıdeğer Keloğlan Bey, nasılsınız, iyi misiniz? "

Bunun üzerine Keloğlan önce saklandığı ağacın arkasından başını çıkarmış, durum vaziyetini kontrol etmiş, ortamın müsait olduğunu görünce ortaya çıkmış. Bakmış dev fare karşısında el pençe, divan duruyor: " Seni gidi minik, beni niye korkuttun bakayım? Gel buraya kulaklarını çekeyim. "
" Aman efendim, ben kim, sizi korkutmak kim? Asıl ben sizden çok korkuyorum. "
" Yapma ya..! Minik, benden niye korkuyorsun çabuk söyle bakalım? "
" Sizi tanımayan, Keloğlan adını bilmeyen yoktur. Ben dağdan geldim. Oralarda herkes sizin başınızdan geçen olayları anlatıyor. İnanın sizin hikayelerinizi dinleyerek büyüdüm. "
" Büyümüşsün ama fazla büyümüşsün. Bundan sonra benim hikayelerimi az dinle. "
" Hani siz iyisiniz ama rakipleriniz kötüdür. Ben sizin tarafınızdan olmak istiyorum. Bugün burada olanları duyanlar beni kötü bilmesinler. Kasabalıların biraz yiyeceğini yediydik. Şu iki çuval altın zararı karşılar. Ben bu altınları dağda sebze, meyve satarak kazandım. Ayrıca kasabalılardan özür diliyorum. Şimdi dağlara dönüyorum ve bir daha dağdan inmem. "
" Yolun açık olsun, güle güle git. Kimse seni kötü bilmez, merak etme. "

Daha sonra dev fare ve öbür fareler şarkılar söyleyerek kasabayı terk etmişler. Altınlar kasabalının zararını karşılamış. Kasabalılar, Keloğlan için, eğlenceler düzenlemişler, ziyafetler vermişler. Böylece Keloğlan kasabalıları farelerden kurtarmış olmuş.

SON
 

Serdar Yıldırım

Kullanıcı
Katılım
1 Kas 2022
Mesajlar
80
Tepkime puanı
15
Puanları
8
Cinsiyet
Erkek
KELOĞLAN KARGA VE SUCUKÇU ARİF
Başlarında baba yok ya, senenin birinde Keloğlan ile anası epey yokluk çekmişler. Kış yaklaşıyormuş ama kiler bomboşmuş. Sabah, akşam tarhana çorbası içe içe Keloğlan’ın ağzında yara çıkmış. Bir de acıyormuş o yara ki, sormayın gitsin. Kısacası yoksulluk batağına boğazlarına kadar batmışlar. Tarla yok, tapan yok, koyun yok, keçi yok. Ellerinde bir tek karakaçan kalmış. Taşıyacak yük olmayınca karakaçan ne işe yarar? Çayır, çimen otluyormuş, yiyip, içip yatıyormuş.

Bir gün anası Keloğlan’a şöyle demiş: “ Şu karakaçanı götür, sat. Otuz dersin, yirmi beşten aşağı verme. Pazarlık payı bırak. Kazanacağın parayla nohut, mercimek al. Vur sırtına getir. Eğer karakaçanı satmazsak kışın aç kalırız, bilmiş ol. “
Keloğlan bu duruma çok üzülmüş ama elden ne gelir. Karakaçanı yularından tutup çekmiş: “ Gel bakalım, karakaçan. Anamın dediklerini duydun. Seni satmamız lazım. Benim de içim acıyor ama şu yoksulluk başa bela. “
Keloğlan pazarda karakaçana otuzdan kapı açmış, yirmi beş demiş, yirmi demiş, alan yok:
“ Uy, ben ne yaparım şimdi. Anama ne derim Karakaçanı satamadan eve dönersem, anam beni sopayla öyle bir döver ki, sorma. Şimdiden her yanlarım sızlamaya başladı. “
Sonunda adamın biri kafes içinde bir karga ile karakaçanı değiş, tokuş yapalım, demiş. “ Haydi Keloğlan, ver karakaçanı al kargayı. “
Bunun üzerine Keloğlan: “ Hiç olur mu, hemşerim, hiç onunla bu değişilir mi? Nerede görülmüş karakaçan ile karganın trampa edildiği. Sen ne iş yaparsın önce onu söyle. “
Adam sakin bir şekilde: “ Ben sucukçu Arif’im. Hayvan alır, keser, sucuk yapar, satarım. “
Keloğlan karakaçanın kulağına eğilmiş: “ Vay duydun mu karakaçan, adam sucukçuymuş. Seni buna satarsam hiç acımaz, keser, sucuk yapar. “
Keloğlan’ın bu sözleri üzerine karakaçanın gözünden yaş gelmiş: “ Ne olur beni satma, Keloğlan. Söz, bundan sonra sırtıma en ağır yükleri vursan gık demem. Eskisi gibi karşı çıkmam. Sırtıma da binersin, yirmi okkadan çok yük de taşırım.”

Keloğlan, hayır satmıyorum, demiş ve pazarın başka tarafına doğru yürümüş. Ama adam peşini bırakmamış: “ Bak Keloğlan, bu karga başka karga. Bazı karga türlerinin dört yüz sene yaşadığı biliniyor. Bu daha üç yüz yaşına girdi. Sana uzun seneler hizmet eder. Dedemin dedesinden kalmış. Ona da dedelerinden kalmış. Bilmem kaç nesil öncesinden dedem korsanmış. Bu kargayı beslermiş. Arkadaşlarından habersiz, onlar uyurken, korsan gemisinden bir sandık hazineyi alarak bir mağaraya götürüp gömmüş. Korsan dedem bir soygunda vurularak ölünce hazinenin yerini bilen sadece bu karga kalmış. Babam çok uğraştı, ben çok uğraştım, yalvardım, ayaklarına kapandım ama karga hazinenin yerini söylemiyor. Geçen gün ağzımdan kötü bir söz kaçırdım ve karga, sana, çocuğuna, soyuna, sopuna, hazinenin yerini söylemem, dedi. Ben de umudu kestim. Pazarda dolaşırken seni görmüş, beni bu kel çocuğa satarsan ona hazinenin yerini söylerim, dedi. Benim bütün çabam, uğraşım bundan. Hazineyi bulursan, onda birini versen razıyım. “

Keloğlan kargadan yana dönmüş: “ Ne dersin, karga, bunlar doğru mu? Hazinenin yerini bana söyleyecek misin? “ diye sormuş.
Karga: “ Seni sevdim, Keloğlan. Halinden garip ve yoksul olduğun belli ama seni zengin edeceğim. Arif’in dedikleri doğrudur. Hazinenin yerini bir sana söylerim.”
Keloğlan: “ Sağ ol karga. Dört yüz sene yaşarmışsın, ömrüne yüz sene de ben ekledim. Şu halde beş yüz yaşını geçersin. “
Keloğlan sucukçu Arif’ten karakaçanı geri almaya geleceğini ve onu kesinlikle kesmeyeceği sözünü aldıktan sonra kargayı alarak evinin yolunu tutmuş. Evde Keloğlan’ın karakaçanı bir kargaya değiştiğini duyan anası beyninden vurulmuşa dönmüş: “ Hani nohut, mercimek? Biz kışın bu kargayı mı yiyeceğiz? “ Diye bağırarak sopasını kaptığı gibi Keloğlan’a vurmaya başlamış. Keloğlan kendini dışarı zor atmış. Yandım anam, yandım anam, diye bağırarak koşarak uzaklaşmış.

Akşamüstü hava kararmaya başlayınca Keloğlan evin yakınına gelip oturmuş. Biraz sonra anası dışarı çıkmış ve Keloğlan’ı görmüş: “ Keloğlan, haydi gel, oğlum! Gel de içeride otur. Karga bana her şeyi anlattı. Ona inandım. Yarın kargayla gider, hazineyi bulur, getirirsin. Hazine bize her şeyi aldırır, gerekirse saray yaptırır. “
Keloğlan, anasının sözleri üzerine eve girmiş.

Ertesi sabah Keloğlan kafesteki karga ile birlikte yola çıkmış. Tez zamanda mağaraya varmışlar. Karga hazinenin yerini göstermiş. Koca taşı kaldırıp, toprağı kazınca, hazine sandığını bulmuşlar. Sandık, altınlar, gümüşler ve inci kolyelerle doluymuş. Keloğlan yanında getirdiği bez torbaya göz kararıyla hazinenin onda birini doldurmuş. Sucukçu Arif’e giderek, torbayı verip, karakaçanı geri almış. Daha sonra hazine sandığını büyükçe bir çuvala koyup karakaçana yüklemiş ve evinin yolunu tutmuş.

Anası, Keloğlan’ı sevinçle karşılamış. Sandıktaki mücevherleri görünce sevinci iki katına çıkmış. Sandığı evin altındaki kilere saklamışlar. Kafesten çıkarılan karga kilerde nöbetçi kalmış. Keloğlan ertesi gün sandıktan bir avuç altın alarak karakaçanla birlikte pazara gitmiş. Pazardan, nohut, mercimek, kuru fasulye, un, tuz, bulgur, meyve, sebze, kurutulmuş et alıp eve dönmüş. Kiler yiyecek dolmuş. Artık Keloğlan, anası, karga ve karakaçan kışı rahatça geçirebilirmiş.

Keloğlan anasının istediği sarayın yapımını yazın başlatmış. Sarayın yapımı bir yıl sürmüş. Daha sonra Keloğlan ile anası bu saraya taşınmışlar. Keloğlan padişahın dünya güzeli kızıyla evlenmiş. Hep birlikte uzun yıllar mutlu ve bahtiyar olarak yaşamışlar.


SON
 

Serdar Yıldırım

Kullanıcı
Katılım
1 Kas 2022
Mesajlar
80
Tepkime puanı
15
Puanları
8
Cinsiyet
Erkek
KELOĞLAN İLE BULUT
Bir zamanlar Anadolu'da bir garip Keloğlan yaşarmış. Çalışmayı sevmezmiş ama bizim tarladan ürün toplanacak, gel bir el atıver Keloğlan, diyen konu komşunun yardımına koşarmış. Domates, biber, patlıcan toplarmış. İş bitince para veren olmaz, sadece öğle yemeği tarhana çorbası. Eh, öğlenleri evde anam zaten tarhana çorbası pişiriyor, neden çalışıp yorulayım der ve yan gelip yatarmış.

Bir sabah vakti gökyüzünde bulutlar toplanmış, ortalık kararmış ve şiddetli bir yağmur başlamış. Yağdıkça yağmış ve sonunda yağmur damlaları birleşip sel olmuş. Çevrede ne ev bırakmış, ne ahır, ne tarla, ne bahçe. Hepsini silip süpürmüş, alıp götürmüş. Keloğlan ile anası bir ağaca çıkıp selden kurtulmuş.

Yağmur yarım saatte dinmiş. Keloğlan ile anası ağaçtan inmiş. Keloğlan yağmura çok kızgınmış. Yağmuru yağdıran buluta seslenmiş:
" Ey bulut, koca bulut, artık sen iyiyi unut.
Nedir derdin çabuk söyle, bakma yüzüme öyle.
Bir evi olanın evini yıktın, neden onları evsiz bıraktın?
Anamla ben de evsiz olduk, dipsiz kuyularda dertlendik kaldık. "

Keloğlan'ın sitem dolu sözleri üzerine bulut dile gelmiş:
" Keloğlan, Keloğlan, utanıyorum, senin yüzüne bakamıyorum.
Ben nedensiz sinirlenirim, bolca yağar geçer giderim.
Düşünmem insanlar sağ mı kalır, hayvanlar ne olur?
Tarlaları, bahçeleri talan eder geçerim. "
Keloğlan'ın isteği üzerine bulut zamanı yirmi dört saat önceye almış. Ertesi gün yine o bölgeye yağmur yağmış ama azar azar, beş saatte yağmış ve hiçbir yeri su basmamış, sel gelmemiş. Böylece bulut meselelerin akılcı çözümlerle başarılı olabileceğini öğrenmiş olmuş.

SON
 

Serdar Yıldırım

Kullanıcı
Katılım
1 Kas 2022
Mesajlar
80
Tepkime puanı
15
Puanları
8
Cinsiyet
Erkek
KELOĞLAN PADİŞAHIN OYUNU
Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde. Tilkilerin kümeslerden uzak durduğu, farelerin kedilerden korkmadığı bir devirde yaman mı yaman bir Keloğlan yaşarmış. Bu Keloğlan dağ-taş gezermiş, soğuk sulardan içermiş. Anasıyla birlikte karınca kararınca yaşayıp giderlermiş.

Bir öğle vakti Keloğlan evde anasıyla konuşurken, kapı çalınmış. Keloğlanın anası kapıyı açmış. Gelenler, ak sakallı, yaşlıca bir adam ile dünya güzeli bir kızmış. Anası misafirleri eve buyur etmiş. Keloğlan'ın kızı görünce aklı başından gitmiş. Kıza aşık olmuş. Anası öbür odaya geçince, ana bu kızı bana istesene, demiş. Anası, kimdirler, nedirler bilmeyiz, nasıl olup da eve gelen misafirden kızını isteriz, dediyse de Keloğlan'ın ısrarı karşısında kızı babasından istemiş. Meğersem bunlar tebdil kıyafet gezen o ülkenin padişahı ve kızıymış.

Padişah: " İyi de Keloğlan, kızımı nerede yaşatacaksın, nasıl geçineceksiniz? Anlat da bilelim. " demiş.
Keloğlan: " Ondan kolay ne var canım. Onu sarayımda yaşatırım, pek de güzel geçindiririm. " demiş.
Padişah: " Saray mı? Ne sarayı? Senin sarayın mı var, Keloğlan? " diye sormuş.
Keloğlan: " Tabi canım. Şu dağın ardında kalan saray benimdir. " demiş.
Padişah, Keloğlan'ın dediği sarayı hemen bilmiş. Çünkü o saray kendi sarayıymış. Keloğlan'ın oyun ettiğini anlamış. Onun oyununa karşılık kendi de bir oyun oynamak istemiş: " Bak sen. Bravo sana Keloğlan, demek senin bir sarayın var. Hem tanınmış birisin hem de zenginsin. Kızımı senden daha iyi birisine mi vereceğim? Şimdi biz gidelim. Haftaya bugün sarayına misafir oluruz. Haydi kal sağlıcakla. " demiş ve kızıyla birlikte çıkıp gitmiş.

Padişahla kızı gidince Keloğlan'ı bir düşüncedir almış. Demediğini bırakmayan anasından kurtulmak için dışarı kaçmış. Durum buymuş ve bir hal çaresi lazımmış. Şöyle mi yapsam, böyle mi etsem derken, sonunda kararını vermiş. Olanları padişaha anlatıp yardımını isteyecekmiş. Padişah ise, Keloğlan'ın saraya geleceğini tahmin ediyormuş. Keloğlan'ı görüşme odasına aldırmış ve araya gerili perdenin arkasından Keloğlan'la konuşmuş. Keloğlan'ın dediklerini kabul edip, sarayı Keloğlan'ın emrine bırakmış ve kızıyla birlikte yakındaki konakta kalmaya başlamış.

Keloğlan saray görevlilerinden hazırlıkların bir an önce tamamlanmasını istemiş. Padişah ve kızı söz verdikleri günde misafirliğe gelmişler. Görevliler, durumdan haberdar oldukları için, padişah ve kızına misafirmiş gibi davranmışlar. Yemekler yenmiş, ayranlar içilmiş. Sohbet giderek koyulaşmış ve geç vakitler padişah ve kızı giderken Keloğlan ve anasını konağa davet etmişler.

Konakta anası padişahtan kızını Keloğlan'a istemiş. Kızının olurunu aldıktan sonra padişah evet demiş ve kızını Keloğlan' a vermiş. Sarayda yapılan düğüne padişah, padişah kıyafetiyle, kızı Aysel de prenses kıyafetiyle katılıp kimliklerini belli etmişler. İlk anda çok şaşıran Keloğlan ve anası zamanla buna alışmışlar. Saray görevlileri padişahın oyununu konuşmuşlar. Keloğlan ve Aysel evlenip mutlu olmuşlar.

SON
 

Serdar Yıldırım

Kullanıcı
Katılım
1 Kas 2022
Mesajlar
80
Tepkime puanı
15
Puanları
8
Cinsiyet
Erkek
KELOĞLAN BEBEK DEV
Bir varmış, bir yokmuş. Bir Keloğlan varmış. Bol bol yemek yer, bel bel bakınır, yan gelip yatarmış. Anası bir gün kızmış Keloğlan'a: " A benim kel oğlum. Bütün gün yatmasan, bir işe yarasan, bak önümüz kış, dağdan odun kır getir, benden sana alkış. " demiş. Bunun üzerine Keloğlan, anasını daha fazla üzmemek için, baltayı kaptığı gibi dağa çıkmış.

Keloğlan dağda kesilecek ağaç aramış, durmuş. Onurlu, kişilik sahibi insan yaş ağaca balta vurmazmış ya, Keloğlan da dağda boşu boşuna kuru ağaç aramış. Keloğlan ağaçlara acıya dursun ilerden bir yerlerden bebek ağlaması, ınga sesi duymuş. Keloğlan sesin geldiği yöne doğru gitmiş ve sonunda büyük bir mağarada ağlayan kocaman bir bebek devle karşılaşmış. Bebek dev mağara duvarına tutunup ayağa kalktığında boyu dört metreyi buluyormuş.
Bebek dev, mama, mama, der dururmuş. Keloğlan onun acıktığını anlamış. Hani anne, baba, demiş.
Bebek dev: " Anne, baba yok, gitti. " demiş.
Keloğlan, ne istersin, deyince bebek dev, süt, süt, demiş. Keloğlan, iki saat bekleyebilir misin ? Ben bir koşu köye inip sana süt getireyim, deyince, bebek dev, olur, demiş. Keloğlan fırlamış, köye inmiş, köylüleri olaydan haberdar etmiş. Güğümlerle, bidonlarla süt köylüler tarafından taşınıp, bebek dev beslenmiş.

Ertesi gün bebek dev, yanında köylüler olduğu halde, emekleyerek dağdan düze inmiş, köye gelmiş. Köydeki çiftlikler ve mandıralar bebek deve süt yetiştirmişler. Bebek dev birkaç ayda emeklemeyi bırakıp, ayağa kalkmış. Bebek devin köyde gezerken, köylülere iştahla baktığını kimse fark etmemiş. Sonraki günlerde adamlar ve kadınlar kaybolmaya başlamış. Keloğlan bebek dev geldikten sonra bu böyle oldu, diye düşünmüş. Bebek devi takip etmeye başlamış. Sonunda onu bir köylüyü yakalayıp ağzına götürürken görmüş.

Keloğlan: " Hey bebek dev, bırak o köylüyü, yeme. " demiş. Bebek dev köylüyü bırakmış, köylü kaçıp gitmiş. " Ey bebek dev, ben seni mağarada bulduğumda çaresizdin. Sana yardım etmesem, hayatla mücadeleni kaybederdin. Köylülerin de sana yardımı büyük oldu. Neden onları yiyorsun? "
" Şey! Ama köylüler çok tatlı. Çıtır çıtır yedim onları. "
Sözün bittiği yer burasıymış. Keloğlan bebek devle konuşmasına devam etse ne olacakmış? Şöyle bir düşünmüş. " Bebek devi köylülerin başına bela eden benim. O zaman bu belayı ben defetmeliyim. " Keloğlan köylülerle birlikte bir sal yapmış. Bu sala bebek devi oturtmuşlar ve eline bir kürek verip denize uğurlamışlar. Bebek dev bol bol kürek çekmiş ve bir adaya ayak basmış. Bu adada insan yokmuş, hayvan yokmuş. Bebek dev et yiyememiş ama ot ve yaprak yemiş. Yıllar geçmiş, boyu on metreye ulaşmış. O, bir bebekken Keloğlan'ın ve köylülerin ettiği yardımları unutmamış. Köylülere yaptığı haksızlığı utanarak anımsamış.

SON
 

Serdar Yıldırım

Kullanıcı
Katılım
1 Kas 2022
Mesajlar
80
Tepkime puanı
15
Puanları
8
Cinsiyet
Erkek
KELOĞLAN SERDAR YILDIRIM'A KARŞI
Bir adım, iki adım, üç adım. Dört yanına dört eder kırk dört adım.
Keloğlan, İnegöl ile Yenice arasındaki göl kıyısında balık tutuyormuş. Tutuyormuş da kovası boşmuş. Sabah erkenden göl kıyısına geldiğinde öğle yemeği derdindeymiş. Öğlene kadar boş geçmiş, akşam yemeği için, dertlenmiş. Eli boş gidersem, anam bırakmaz eve gireyim. Ormanda yatılmaz ya kurt, kuş dolu. Hiç olmazsa bir balık yakalasaydım. Oltanın ucuna yem takarım, balık gelir, yemi yer ama oltaya yakalanmaz. Göl balık dolu. Millet gelir, kovayı doldurur ve gider. Bu balık tutma işi etti beni heder.

Zaman gezgini Serdar Yıldırım Keloğlan'ı görünce yanına gelmiş. Bu ikisinin daha önce yaşadığı maceralar varmış.
Serdar: " Selam Keloğlan. Bakıyorum kovan dolu. Göldeki bütün balıkları tutmuşsun. "
Keloğlan: " Serdar, selam da sen eskiden benimle alay etmezdin. Bana daima yardımcı olurdun. Benim de sana çok yardımım oldu. "
Serdar: " Alınma be Keloğlan. Şakacıktan öyle dedim. Söz seninle bir daha bu tarz konuşmam. İlk ve son olsun. "
Keloğlan: " Özürünü kabul ettim, gitti. Sen benim öyle dediğime aldırma. Sabahın adı var, bir balık tutamadım. Üzüntüden çakıl taşı kadar küçüldüm, kaldım. "
Serdar: " Demek üzüntün bundandı. Ben de seni buraya yeni geldin sandım. Bak sana nasıl balık tutulur, göstereyim. Kovayı alır, suyun içine girersin. Kovayı uzatırsın ve haydi bakalım balıklar, atlayın kovanın içine dersin. Balıklar kovaya dolunca eve gidersin. "

Serdar dediğini aynen yapmış. Biraz sonra bir kova dolusu balıkla Keloğlan'ın yanına gelmiş. Balıkları gören Keloğlan çok sevinmiş. Şimdi hedef Keloğlan'ın eviymiş. Keloğlan balıkların hepsini ben tuttum deyince anası, bravo benim balıkçı oğluma demiş ve balıkları pişirmek için, ocağın yanına gitmiş.
Keloğlan: " Daha daha nasılsın? " diye sormuş.
Serdar: " İyiyim, hoşum, doluyum, boşum. Haberler sende. Birkaç ay önce taşındığın bu yeni evine alışabildin mi? "
Keloğlan: " Buraya alıştım alışmasına ama bir de aşk durumları oldu. Hayır, sorma, hiç anlatmam. "
Serdar: " Aşk durumları ha? Aşık oldun yani. Belliydi balık tutamadığından. Aşık adamın oltasına balık takılmazmış. Ben sormadım sen de anlatma. Kime aşık oldun bakalım? Kim bu şanslı kız? "
Keloğlan: " Angelacoma ( İnegöl ) Tekfuru Nicola'nın kızı. Bu eve taşındığımızın ertesi günüydü. Göl kıyısında karşılaştık. Bir an gözgöze geldik. Kalbim davul gibi gümledi, burnum zurna gibi öttü. Aşık olmuştum. Kız da bana karşı ilgi duymuş. Yanıma geldi. Adımı sordu. Keloğlan dedim. Meğer o beni eskiden beri tanıyormuş. Adımı biliyormuş. Elele tutuştuk, geleceği konuştuk. Serdar senin geleceğe ait tahminlerin tutuyordu. Hani diyordun ya: Bin yıl sonra insanlar ne seni ne beni unutmazlar. Bu düşüncen ilk anda bana olamaz gibi gelmişti ama öncesinden benim adım hatırlanır. Sen de benim masallarımı yazdığın için ve o masallardan bazılarında olduğun için, senin adın da unutulmaz. Senin şu an itibarıyla yaşadığın tarih nedir? "
Serdar: " Bence bugün 22-Ağustos-2016 yılındayım. "
Keloğlan: " Gelecek yıllara, yüz yıllara, bin yıllara benden kucak dolusu selam. "
Serdar: " Benden de selam. Önce şiir yazmaya başladım. Sonra masal ve hikaye yazmaya. İnternete 2006 yılında girdim. Eserlerimi yayınlamaya başladım. Çok ilgi gördü. Okurlar, yazdıklarımı beğendiler. 2011 yılında Ankara'dan Sıradışı Yayınları benimle irtibata geçerek on tane masalımı ayrı ayrı kitaplar halinde, büyük boy ve resimli olarak yayınladı. Sonradan pek çok yayınevi haberim olmadan internetten masallarımı alarak masal kitaplarında ve yardımcı ders kitaplarında yayınladı. 155 tane kitap ve dergide eserlerimi bulup satın aldım. Kimbilir daha kaç tane var? "
Keloğlan: " Benim masallarımı da yazıyordun. Kaç tane oldu? "
Serdar: " 58 tane oldu. Tüm yazdıklarım 280 tane oldu. "
Keloğlan: " 58 tane Keloğlan masalı mı? Var git sen 1.000 yıl daha yaşa. 2.000 tane olmazsa hakkımı helal etmem. "
Keloğlan'ın anası: " Haydi çocuklar, balıklar pişti, sofraya düştü. Soğumadan karnınızı doyurun da sonra atmaya, tutmaya devam edersiniz, " deyince iki aç insan sofraya oturmuş. Dakikalar sonra sofrada balıktan eser kalmamış.

Serdar bir ay Keloğlan'ın evinde misafir kalmış. Sonrasında köye gelen bir tellal Angelacoma'nın Turgut Alp tarafından alındığını söylemiş. ( MS.1299 ). Bundan dolayı Osman Gazi, Burussa ( Bursa ) kapısına dayanmış.
Keloğlan: " Duydun mu Serdar, Angelacoma'da savaş olmuş da bizim haberimiz olmamış. Orası kaç adımlık yer? "
Serdar: " Tekfurun kızı kimbilir şimdi ne haldedir? Belki de babasıyla birlikte esir düşmüştür. "
Keloğlan: " Ne? Esir mi düşmüştür? Kalk Serdar, kalk. Gidelim Angelacoma'ya, varalım Turgut Alp'in huzuruna. Ettiyse esir tekfuru, istesin tekfurdan kızını. "

Keloğlan ile Serdar, hızla yürüyerek gitmişler ve Turgut Alp'in huzuruna çıkmışlar. Turgut Alp'in işi başından aşmış. Keloğlan'ı dinleyince vezirine dönerek, kıza sorun, istiyorsa varın gidin evlendirin Keloğlan'la, demiş. Kız evet deyince Keloğlan ile tekfurun kızı evlenmiş. Birlikte köye dönmüşler. Anası Keloğlan'ı ve kızı güleryüzle karşılamış. Eve buyur etmiş.

Serdar bakmış ilgilenen yok oradan ayrılmış. Zaman gezgini olarak geçmişin ve geleceğin labirentlerine doğru yola çıkmış. O labirentler ki, bazen çok soğukmuş, bazen sıcakmış. Çok soğuk olunca beyni buz tutarmış, bir cümle bile yazmak istemezmiş. Bazen sıcak olurmuş, yazdıkça yazacağı gelirmiş. Serdar, yazdıklarımı okuyan oldukça yazmaya devam edeceğim, demiş.
Orhan Gazi Bursa'yı almış.
Turgut Alp İnegöl'e yerleşmiş.
Keloğlan, tekfurun kızı ile mutlu olmuş.
Serdar Yıldırım bu masalı yazmış.

Keloğlan bahçeden dört gül koparmış.
Birini Orhan Gazi'ye, birini Turgut Alp'e.
Birini tekfurun kızına, birini anasına vermiş.
Serdar olayı duyup geri gelmiş, hani bana demiş.
Keloğlan sana yok demiş ve eve girip kapıyı kilitlemiş.

SON
 

Serdar Yıldırım

Kullanıcı
Katılım
1 Kas 2022
Mesajlar
80
Tepkime puanı
15
Puanları
8
Cinsiyet
Erkek
YUMURTACI KELOĞLAN
Bir varmış, iki yokmuş. Eski zamanlarda bir Keloğlan varmış. Tembellikte, sakarlıkta üstüne yokmuş. Evlerinin bahçesindeki kümesin karşısında bütün gün yan gelir yatar, tavukları seyredermiş. Sadece seyretse iyi, tavuklara taş atar, onları korkutur, bağırmalarını, kaçışlarını görünce keyiflenir, gülermiş. Bazen hızını alamaz, kümese girer, tavukları kovalarmış. Bu arada sakarlığını gösterir, yumurtaları kırarmış. Gürültüyü duyan anası elinde sopasıyla koşup gelir, Keloğlan'ı kovalarmış.

Günlerden bir gün sabah vakti anası bir sepet yumurtayı Keloğlan'ın koluna takmış ve şöyle demiş: " Bak oğlum, bu sepette yirmi yumurta var. Götür bunları kasabada sat. Tanesini on kuruştan verirsin. Kazandığın parayla nohut, mercimek al. Vur sırtına getir. Haydi bakalım, pazar ola. "

Bunun üzerine Keloğlan anasına, olur ana, yumurtaları satar, nohut, mercimekle geri dönerim, demiş ve kasabaya doğru yola koyulmuş. Keloğlan öğle vakti kasabaya varmış. Pazar yerine gitmiş. Sepeti yere koymuş, duvar dibine çömelmiş ve müşteri beklemeye başlamış. Zaman geçtikçe Keloğlan'ın içi bayılmaya başlamış. Parası olsa şu ilerideki pideciden pide alır, yer, üstüne bir tas ayran içermiş ama satış yok, para yok. Çaresiz sepetten iki yumurta alarak üstünden biraz kırıp içmiş de açlığını yatıştırmış.

Aradan saatler geçmiş, akşam olmuş ama Keloğlan bir tane yumurta satamamış. Pazar yerinde kimse kalmayınca yumurtaları alarak köyüne doğru yolu koyulmuş. Karanlıkta ormanda giderken, düşüp yumurtaları kırmış. Keloğlan'ın eli boş döndüğünü gören anası demediğini bırakmamış. Keloğlan'ın üstüne yürümüş. Keloğlan kaçmış, anası kovalamış. Keloğlan o geceyi ormanda geçirmiş. Ertesi gün evin kapısını çalmış, kapıyı anası açmış: " Ana, sana hoşçakal demeye geldim. Ben padişahın kızıyla evlenmeye gidiyorum. "

Anası gözlerini sekiz açmış: " A oğlum, sende hiç akıl yok mudur? Tembelsin, sakarsın, bir sepet yumurtayı satamadan kırar gelirsin. Padişah, kızını sana verir mi? Hem o kız seninle evlenir mi? Çevresinde ne vezirler, paşalar, beyler vardır, sana dönüp bakar mı? Haydi, içeri gir de yemeğini ye, yat, uyu. "
" Bilmez misin ana, ben olmazı oldurur, dönmezi döndürürüm. O senin yumurta falan dediğin küçük işler. Ben büyük işlerin adamıyım. "
" İyi git o zaman, ne halin varsa gör. Sen önce küçük işleri hallet de sonra büyük işlere bakarsın. "
Keloğlan anasının hazırladığı yiyecek torbasını aldıktan sonra başkente doğru yola çıkmış. Keloğlan günler sonra başkente varmış. Şehrin sokaklarında gezmiş, dolaşmış. Pazar yerine gitmiş. Saraya bahçıvan arandığını öğrenmiş.
Tecrübe demişler, tecrübe bende demiş.
Ustalık demişler, ustayım ben demiş.
Hırs, azim, irade demişler,
Hepsi bende mevcuttur demiş ve işe girmiş.

Bir gün, iki gün derken, üçüncü gün saray balkonundan bahçedeki Keloğlan'ı gören padişahın kızı Ayşe Sultan merdivenlerden hızlı adımlarla inerek Keloğlan'ın yanına gelmiş:
" Affedersiniz, siz Keloğlan değil misiniz? " diye sormuş. Keloğlan elindeki çapayı atmış. Ellerini beline dayamış: " Tabi canım, ben Keloğlan'ım. Siz de Ayşe Sultan olmalısınız. Beni tanımasaydınız şaşardım. "
Ayşe Sultan Keloğlan'ın yanına gelmiş:
" Keloğlanım, güzel adamım.
Adını yıllardır duyarım.
Hep seni tanımak isterdim.
Bir yuva kurmak en büyük dileğim. "

Bunun üzerine Keloğlan şöyle demiş:
" Ayşe Sultanım, güzel hanımım.
Hep sizi merak ederdim.
Görür görmez aşık oldum.
Evlenip mutlu olmaktır dileğim. "

Daha sonra Ayşe Sultan Keloğlan 'ın elinden tuttuğu gibi padişahın huzuruna çıkarmış.
Ayşe Sultan: " Baba, Keloğlan geldi. " demiş. Padişah sağa bakınmış, sola bakınmış, ak sakalını kaşımış ve kızına dönüp, Keloğlan bu mu? diye sormuş.

Bunun üzerine Ayşe Sultan: " Evet, baba, Keloğlan bu. Benimle evlenmek istedi, ben de kabul ettim. " demiş.
Padişah: " Durun bakalım, kendi kendinize gelin güvey olmayın. Keloğlan'ın nice zorlukların üstesinden geldiğini çok duydum. Onun maceralarını duymayan, işitmeyen yoktur. Ey Keloğlan, duymadıysan duy, işitmediysen işit. Yıllardır bir hastalığın pençesinde kıvranmaktayım. Uludağ'ın güneyindeki sarp ve yalçın kayalıklarda yaşamakta olan altın kartalın yumurtası beni iyileştirirmiş. Yumurtayı çiğ olarak içmeliymişim. "
Keloğlan: " Merak etmeyin padişahım. İki günde gider, dört günde dönerim. Altın kartal yumurtayı vermezse, tüylerini yolar alırım."
Padişah: " Kulağına küpe olsun, altın kartal kanatlarını açtığında on metre oluyormuş. "
Keloğlan: " Ne, on metre mi? O kadar büyük mü? "
Padişah: " Evet, büyük Keloğlan hem de çok büyük. "

Keloğlan'ın bir adım gerilediğini gören Ayşe Sultan Keloğlan'ın yanına gelmiş: " Ne o Keloğlan, yoksa korktun mu? " diye sormuş.
Keloğlan: " Ne korkması? Korku da neymiş? Sultanım, sen benim bugünkü düşkünlüğüme bakma. Yiğidin harman olduğu yerden geldim ben buraya. Korku bir zamanlar benden korkardı. Sonradan korkuyu çöp sepetine attım. Açıl altın kartal, Keloğlan seni kucaklamaya geliyor. "

Ertesi gün padişahla ve Ayşe Sultan'la vedalaşan Keloğlan yola çıkmış. İki günde Uludağ'ın zirvesine ulaşıp, güneydeki altın kartalın yuvasını bulmuş. İşte, kocaman yumurta yuvada duruyormuş. Keloğlan yumurtanın yanına gelmiş: " Enayi altın kartal, yumurtasını korusa ya? Yumurta burada, altın kartal nerede? " diye söylenmiş. Söylenmiş söylenmesine de anında sert bir ses Keloğlan'ın kulaklarında yankılanmış: " Enayi altın kartal burada. Yumurtasını koruyor. "

Keloğlan hızla geriye dönmüş. Burnunun dibinde koca bir kafa varmış. Bu, altın kartalın kafasıymış. Gözleri çakmak çakmakmış. Ama Keloğlan nereye kaçacakmış? Önünde altın kartal, arkasında uçurum varmış. Keloğlan üstten alsa olmaz, altın kartalla vuruşamaz. O zaman alttan almaya karar vermiş: " Sayın altın kartal, sizi saygıyla selamlarım. Bendeniz Keloğlan, kel kafalı bir oğlan. İsmim isminizin yanında sönük kalır. Güneşin yanında mum ışığının değeri olmaz. Kartallar dünyasında altın kartaldan değerlisi bulunmaz. Büyük, görkemli altın kartal. Dünyadaki kartalları toplasan bir altın kartal etmez. Yüz yıl, bin yıl, yüz bin yıl geçse bir altın kartal daha dünyaya gelmez. "

" Sen neler diyorsun Keloğlan? Beni çok övüyorsun Keloğlan. Bu kadar büyük olduğumun farkında değildim. Sana yüz bin üstünden milyon verdim. " demiş altın kartal, kanatlarını çırpmış ve kendini uçurumdan aşağı bırakmış. Önce düşmüş, sonra yükselmiş. Çeşitli akrobasi hareketleri yapmış, taklalar atmış. İnanılmaz bir uçma yeteneğine sahip olduğunu ispatlamış.

Altın kartal daha sonra Keloğlan'ın yanına yumuşak iniş yapmış. Keloğlan altın kartalı çılgınca alkışlamış. Bunun üzerine altın kartalın göğsü gururla kabarmış.
Keloğlan: " Altın kartal artık bana müsaade, demiş, izin ver gideyim. "
Altın kartal: " İzin senin Keloğlan. Git ve beni anlat, gördüklerini anlat. İnsanlar beni tanısın, altın kartal kimdir, bunu bilsin. Yıllardır insanlara görünmemeye çalıştım. Yabancı gözlerden uzak kalmayı diledim. Artık değiştim, bambaşka oldum. Buralarda sessizce yaşayıp yok olmak istemiyorum. Git ve beni dünyaya tanıt. "

Keloğlan: " Seni herkese anlatırım, dünyaya tanıtırım ama şu yumurtayı bana vermelisin. Bir padişah var, senin yumurtanı çiğ olarak içerse sağlığına kavuşacak ve kızını bana verecek, evleneceğim. İnsanlar, bravo altın kartal diyecek, senin adını yüzyıllarca saygıyla anacak. "
Altın kartal: " Yumurta senindir Keloğlan, al yumurtayı ve padişah sağlığına kavuşsun. " demiş. Keloğlan yumurtayı almış ve oradan ayrılmış. Padişah, altın kartalın yumurtasını içmiş. Kısa zamanda iyileşmiş ve kızını Keloğlan'a vermiş.

Düğün günü sarayın bahçesinde davetliler eğlenirken, gökyüzünde altın kartal belirmiş. Kanatlarıyla Keloğlan'ı, Ayşe Sultan'ı, padişahı ve davetlileri selamlayan altın kartal gökyüzünde inanılmaz motifler sergilemiş, davetliler kendisini çılgınca alkışlamış.

Keloğlan ile Ayşe Sultan evlenmişler, mutlu olmuşlar. Kızı evlendi diye padişah mutlu olmuş. Meşhur oldum diye altın kartal mutlu olmuş. Serdar Yıldırım bu masalı yazdı diye mutlu olmuş. Sen sayın okuyucu bu masalı okudum diye mutlu ol, istersen. Belki de asıl mutlu olması gereken sensin. Okuyucu olmasa yazar ne yazmış kıymeti olmaz. Yazıyı burada kesmesem bu masal bitmez. Keloğlan ermiş muradına bu masal da burada bitmiş.

SON
 

Serdar Yıldırım

Kullanıcı
Katılım
1 Kas 2022
Mesajlar
80
Tepkime puanı
15
Puanları
8
Cinsiyet
Erkek
KELOĞLAN UÇAN HALI
Bir varmış, bir yokmuş. Keloğlan adında bir genç varmış. Çalışmayı sevmezmiş ama kızlar onun peşinden koşarmış. Kasaba yolunda önüne çıkarlar, beni al Keloğlan, beni al, derlermiş. Bunun üzerine Keloğlan: " Yoo, durun bakalım kızlar. Hepiniz çok güzelsiniz ama benim gözüm yükseklerde. Ben padişahın kızını almak isterim. " dermiş. Böyle dermiş ama, sen padişahın kızını gördün mü, onunla konuştun mu, diyenlere, ne gördüm, ne konuştum ama ben onu seviyorum, dermiş. Ee Keloğlan bu, görerek de sever, görmeden de sever, ona sadece başı kel diye Keloğlan dememişler. Mert, yiğit, cesur olmasa yüzyıllardır adı böyle saygıyla anılır mıymış? Keloğlan, Anadolu insanının ezilmişlikten kurtulmak isteyişinin canlı bir haykırışıymış. Her yiğit gencin içinde mutlaka bir Keloğlan varmış. Yürü Keloğlan yürü, Anadolu sana yetmezmiş, senin adın dünyada duyulmalıymış.

Yürü Keloğlan yürü demiştik ya sonunda Keloğlan yürüye yürüye başkente varmış. Hayal gibiymiş ama başkentte herkes padişahın kaçırıldığından bahsediyormuş. Böyle bir olay dünya tarihinde olası değilmiş. Kim kaçırabilirmiş ki koskoca padişahı?
Bir, iki derken duydukları, ee yeter artık deyip, Keloğlan saraya gitmiş. Keloğlan'ı padişahın kızının huzuruna çıkarmışlar. Padişahın kızı Ayla'nın iki gözü dört çeşmeymiş. O kadar çok ağlamış ki, sarayın salonu diz boyu gözyaşı dolmuş. Ayla biraz daha ağlasa sarayı gözyaşı basacakmış. Keloğlan Ayla'nın yanına gitmiş: " Sevgili sultanım, nedir bunca gam keder, babanızın kaçırılması mı etti sizi heder? " demiş. Ayla gözyaşlarını silmiş. Daha önceki gecelerde bu genç pek çok defa rüyalarına girmiş. Onun olmazı olduran, imkansızı gerçekleştiren biri olduğunu biliyormuş:
" Aman Keloğlan, yaman Keloğlan, dağlar başı duman Keloğlan.
Sen sen ol Keloğlan, odamdaki halı uçar Keloğlan.
Sen halı uç de halı uçar, dünyayı dolaşır gelir Keloğlan.
Ben sana aşığım Keloğlan, ne olur babamı kurtar Keloğlan. "

Ayla'nın haykırışı üzerine Keloğlan harekete geçmiş. Odaya gidip halının üstüne oturmuş. Ayla ve baş vezir de halıya binmiş. Keloğlan, halı uç, demiş, halı uçmuş. Saray penceresinden çıkıp gökyüzüne yükselmiş. Ayla'nın söylediğine göre, babasını kaçıran amcasıymış. Amcası dedesinin bir cariyeden olma oğluymuş. Yıllar önce saray dışına çıkarılmış ama anasının teşvikiyle şimdi padişahlıkta hak iddia ediyormuş.

Uçan halı, Uludağ'ın sarp ve yalçın kayalıklarında kurulmuş olan kaleye varmış. Saray penceresinden içeri salona girmiş. Keloğlan, Ayla ve baş vezir uçan halıdan inmişler. Padişah salonun ortasındaki bir kafes içindeymiş. Ayla tahtında oturan amcasına doğru yürümüş: " Amca, amca, neden yaptın bunu böyle, derdin nedir, çabuk söyle? " demiş. Amcası ayağa kalkmış. O da yeğeni Ayla'ya doğru yürümüş: " Yeğen, yeğen, uçan halıya bindin geldin, neden beni payladın? " demiş.
" Amca, amca, ben seni paylamadım. Sen neden babamı kaçırdın? " demiş.
" Yeğen, yeğen, babanı kaçırdım ama o beni önemsemedi. Tahta bir oturdu, kalkmadı. O tahtta benim de hakkım var, dedim, bana dönüp bakmadı. Babanla ben kardeşiz. Baba bir ana ayrı, olur mu kardeşler arasında ayrı gayrı? Tahtın yarısı onunsa yarısı benim, halkımın mutluluğu için, çırpınır canım. "

Ayla amcasına karşılık vermemiş ve Keloğlan'dan yana dönmüş.
Keloğlan: " Şimdi madem ki siz eski padişahın evlatlarısınız. O zaman, şey canım, siz ikiniz de padişahsınız. Taht geniş, bir tahta iki padişah oturmaz diye bir kanun yok ya. Siz ikiniz tahta oturursunuz olur biter, yani ben çözüm yolunu böyle buldum. "
Keloğlan'ın bu sözleri üzerine herkes birbirine bakınmış. Amca gidip kardeşini kafesten çıkarmış. Üç yolcuyla kederli gelen uçan halı, beş yolcuyla neşeli bir şekilde başkente yumuşak iniş yapmış. Daha sonra sarayda düzenlenen bir törenle tahta iki padişah oturmuş. Kişisel hırslara kapılmadan, halkın menfaatini düşünerek, sevgiyle, iyilikle ülkeyi yönetmişler. Böylesi daha iyi değil miymiş, ne demek tahtı ele geçiren şehzade padişah olurmuş ve kardeşlerini halledermiş? Keşke birlik olsaydınız ve güç birliği yapsaydınız. Biri padişah diğeri ordu komutanı olabilirdi. Devlet meseleleri üzerinde ortak kararlar alınabilirdi.

Bu arada Keloğlan ile Ayla evlenmişler. Ayla saraydan ayrılmak istememiş, Keloğlan da onunla birlikte sarayda yaşamak zorunda kalmış. Keloğlan hep çarşıda, pazardaymış. Halktan kopmamış ve halkın sorunlarını padişahlara anlatmış. Kardeş padişahlar, hazinenin değil, halkın cebinin dolu olmasına özen göstermişler. Çarşıda, pazarda köylüler takılırmış Keloğlan'a, Keloğlan Sultan derlermiş ama Keloğlan bunları önemsemezmiş: " Benim sultanlığımdan ne olacak canım. Eskiden başım keldi, kafamda saç yoktu. Şimdi sultan olduysak ne değişti? Kafamda yine saç yok ve başım yine kel, deyince köylüler kahkahalarla gülermiş.

SON
 

Serdar Yıldırım

Kullanıcı
Katılım
1 Kas 2022
Mesajlar
80
Tepkime puanı
15
Puanları
8
Cinsiyet
Erkek
KELOĞLAN İLE KEL OLMAYAN ADAM
Eski zamanlarda bir Keloğlan yaşarmış. Bu Keloğlan yemek saatleri dışında evde eğlenmez gezermiş. Yakın köylere, kasabalara gider, arkadaş edinir, durup durup gerinirmiş. Yolda yürürken adıyla seslenip İbrahim diyenlere dönüp bakmaz, pire için yorgan yakmazmış. Bir elin nesi var, Keloğlan'ın takkesi var dermiş ama ak akçe kara gün içinmiş ve kara gün çokmuş, cepte akçe yokmuş.

Denize olta atmış, eski bir çarık çekmiş. Çarığı denize atmış, balıkları korkutmuş.
Yollar patika yol, omuz altında iki kol. Bu kol sağ, bu kol sol kol, mintanı da pek bol.
Üzüme bakmış kararmamış, güneş altında sararmamış. Çölü geçmiş kurumamış, hayata gülmüş, üzülmemiş.

Hal ve gidişi böyle olan Keloğlan bir gün kel olmayan bir adamla tanışmış. Bu adam Serdar Yıldırım'mış. Zamanda yolculuğa çıkmış ve aramış, Keloğlan'ı bulmuş. Bildiği atasözlerini birbirine karıştırmış ve bir kağıda yazıp Keloğlan'a okumuş.

Taşıma suyla değirmen döndüren adamın tatlı dili yılanı deliğinden çıkarmaz.
Tokken açın halinden anlayan tilkinin dönüp dolaşacağı yer, mağarasıdır.
Dili kılıçtan keskin olan denize düşünce yılana sarılmaz.
Dost tatlı söylediği için, attığı taş baş yarmaz.
Dağdan köyü görünce kılavuz istemeyen ormanda kaybolur.
Güneş girmeyen doktorun evi balçıkla sıvanmaz.

Eğer Serdar Keloğlan'ı gıdıklamasa Keloğlan'ın bunlara güleceği yokmuş. Ama Serdar'ın dostluğu iyiymiş. Kısa zamanda Keloğlan'la can ciğer kuzu sarması olmuşlar. İkisi birlikte kasabaya doğru giderken, hışımla yürüyen biri Keloğlan'a yandan çarpmış, geçip gitmiş. Peşinde kılıçlı bir manga fedai varmış.
Keloğlan sormuş: " Kim bu böyle ya? "
Serdar cevap vermiş: " Fatih Sultan Mehmet. İstanbul'u fethetmiş, geri dönüyor. Senin zamanının Konstantinopolis'i. "
Keloğlan: " Sağına soluna dikkat etmesi gerekir. Beni yere düşürecekti. "
Serdar: " Onun gözü dünyayı görmez, seni mi görecek? Ya ben İstanbul'u alırım ya da İstanbul beni, demiş. İstanbul'u aldı. Sonradan ya Roma beni alır ya da ben Roma'yı demeye başlamış. Ama Roma'yı alamadı. Roma onu aldı. Roma'ya siz Rim diyorsunuz. "
Keloğlan: " Nasıl yani? "
Serdar: " Roma üstüne sefere çıkmaya hazırlanırken vefat etti. 49 yaşındaydı. "
Keloğlan: " Vefat etti diyorsun ama yaşıyor. Az önce bana çarpmıştı. "
Serdar: " Demek ki zamanda yolculuğa çıkmış, zaman gezgini olmuş. "
Keloğlan: " Rim üstüne sefer hazırlığında olmasın? "
Serdar: " Yok daha neler? Zaman gezginleri büyük kader değişikliklerine sebep olamazlar. "
Keloğlan: " Bu Sultan Mehmet hangi ülkenin sultanı? "
Serdar: " Osmanlı Devleti'nin sultanı yani padişahı. "
Keloğlan: " Osmanlı Devleti mi? O da nereden çıktı? "
Serdar: " Yumurtadan. Şimdi Anatolikon'da (Anadolu'da) hangi devlet var? "
Keloğlan: " Selcukiyân-i Rum. "
Serdar: " Rum Selçuklu Sultanlığı yani Anadolu Selçuklu Devleti. Sonradan bu devlet parçalanacak, beyliklere bölünecek. Bu beyliklerden Osmanlı Beyliği zamanla diğer beylikleri ele geçirerek büyüyecek devlet olacak. Anadolu'da birliği sağladıktan sonra yönünü İstanbul'a ve Avrupa'ya dönecek. İstanbul'u aldıktan sonra Avrupa'daki pek çok devletin topraklarını zapt eden Osmanlı Devleti'ne Osmanlı İmparatorluğu denecek. Bir de bunun Orta Doğu ve Kuzey Afrika boyutu var. 600 küsür yıllık Osmanlı yaptığı savaşlarla hatırlanır olacak. "
Keloğlan: " Osmanlı İmparatorluğu sonradan ne oldu? "
Serdar: " Paramparça oldu. Elde kalan bir bu Anadolu düşman çizmeleri altında eziliyordu ama Başkomutan Mustafa Kemal önderliğinde Kurtuluş Savaşı başladı. Mustafa Kemal uzun uğraşlardan sonra Anadolu'yu düşmanlardan temizledi ve Türkiye Cumhuriyeti'ni kurdu. Türk halkı O' na Atatürk soyadını verdi. 4 ay kadar oldu Cumhuriyet'imizin 90. yılını kutladık. Nice 90 yıllara diyelim. "
Keloğlan: " Buralar düşman dolmuşken Mustafa Kemal kurtarmış. O'nu bir görebilsem. Sence zamanda yolculuğa çıkmış mıdır? "
Serdar: " Bilmem hiç karşılaşmadım. Bir gün karşılaşırsam sana haber veririm. Birlikte Mustafa Kemal Atatürk'ün yanına gideriz. "
Keloğlan: " O günü sabırsızlıkla bekleyeceğim. "

SON
 

Serdar Yıldırım

Kullanıcı
Katılım
1 Kas 2022
Mesajlar
80
Tepkime puanı
15
Puanları
8
Cinsiyet
Erkek
Dünya Klasikleri - Serdar Yıldırım
ZÜRAFA İLE KARINCA
Zürafa ile karınca arkadaş olmuşlar. Zürafaların ses telleri yokmuş, konuşamazlarmış ama bu zürafa konuşuyormuş: " Sen ne diyorsun arkadaş? Dünyada insan nüfusu çok fazla. Yedi milyar kadar var. Orta ölçekli bir şehir nüfusu üç milyon. "
Zürafa konuşmasını bitirince karınca başlamış anlatmaya: " Yedi milyar insan çok az. Dünyadaki karıncaların toplamı sekiz yüz milyardan fazla. Bir şehir üç milyon diyorsun. İçinde benim de yaşadığım orta boy bir karınca yuvası beş metre derinliğinde ve on iki metre eninde sekiz milyon karıncayı barındırıyor. Karıncalar dünyadaki karada yaşayan canlıların toplamından daha çoktur. "

Zürafa: " Biz zürafalar ise, uzun boyluyuz ama sayımız azdır. Dünyadaki zürafaları toplasan yirmi bin etmez. Nedeni az ürememizden. Yavru zürafaların büyümesi yıllar alır. Aslanlardan başka düşmanımız yoktur. Mağaramız, evimiz yoktur. Tabi siz toprak altında yaşadığınız için türlü tehlikelerden uzaksınız. "
Karınca: " Neden? Karıncaların hiç mi düşmanı yok sanıyorsun. Bir karıncayiyen yuvanın başına çöreklense birkaç yüz karınca yemeden gitmez. Uzun, ip gibi dili yapışkanlıdır ve her dilini ağzına çekişte pek çok karınca yakalar. "
Zürafa: " Bak karınca, benim dilim de uzundur. "

Zürafa yanındaki ağacın üst dallarında durmakta olan karıncaya dilini göstermiş. Zürafanın kırk santimetre boyundaki uzun dilini gören karınca hayretler içinde kalmış ve bir an boş bulunarak aşağı düşmüş. Karıncanın düşüşünü çaresizlik içinde seyreden zürafa birkaç adım geri gitmiş. Sağa sola bakınmış. Karınca ağacın alt dallarına, yapraklarına mı takıldı, yoksa yere, çimenlerin arasına mı düştü belli değilmiş. Üstüne basarım, karıncaya bir zarar veririm diye arayamamış. Zürafa daha sonra yürüyüp gitmiş.

Birkaç gün sonra zürafa o ağacın yanından geçiyormuş. Bir ses duyunca başını çevirmiş, aynı karınca, aynı dalın üstünde duruyormuş. Seslenen oymuş.
Karınca: " Zürafa, baksana buraya. Öyle geçip gidiyorsun. İki gündür buradayım. Ben yere düştükten sonra toparlanıp ayağa kalktım. Sen bakındın, beni göremedin, gittin. Ertesi gün bu dala çıktım. Seni bekledim. Her neyse sonunda geldin ya seni çok özlemiştim. "
Zürafa: " Ben de seni çok özledim, karınca. Hayatta olman beni sevindirdi. "
Karınca: " Bak zürafa, konuşmamıza devam ederiz ama bir daha dilini göstermek yok. Tamam mı? "
Bunun üzerine zürafa: " Tamam, karınca kardeş, bir daha dilimi göstermem. " demiş ve gülüşmüşler.

SON

Yazan: Serdar Yıldırım

-----------------------------------------------------------

GERGEDAN, FİL, ZÜRAFA VE MAYMUN
Fil, gergedan ve zürafa ile arkadaşmış ama gergedan ile zürafa arkadaş değilmiş. Filin zürafa ile konuştuğunu gören gergedan bunu önemsemezmiş. Zürafa fili gergedanla konuşurken görünce üzülür ve gergedanla arkadaşlığına bir son vermelisin, dermiş.

Oralarda büyük bir yemiş ağacı varmış. Gergedan dallara ulaşamaz ağacın dibine düşen yemişlerle idare edermiş. Fil alt dallarda bulduğu yemişleri koparıp yermiş. Zürafa ise, orta seviyedeki dallardan kopardığı yemişleri yermiş. Esas olgun ve tatlı yemişler üst dallardaymış ama hiçbiri bu yemişlere ulaşamazmış.

Günün birinde bir maymun yemiş ağacına çıkmış ve üst dallardaki yemişleri yemeye başlamış. Maymunu gören gergedan, fil ve zürafa öylece bakakalmışlar. Durumu farkeden maymun, yemişler bana da onlara da yeter deyip, topladığı yemişleri ikram etmiş. Maymunun yardımlaşma ve paylaşma isteğini gören gergedan ile zürafa maymundan utanmışlar. Önce file sonra da birbirlerine sıkıca sarılmışlar. Sonsuza kadar arkadaş kalacaklarına söz verip maymunu dördüncü olarak aralarına almışlar.

SON
 

Serdar Yıldırım

Kullanıcı
Katılım
1 Kas 2022
Mesajlar
80
Tepkime puanı
15
Puanları
8
Cinsiyet
Erkek
ŞARKI SÖYLEYEN AYICIK
Ayıcığın annesini avcılar vurmuş. Yalnız kalan ayıcık ormanda zor günler geçirmeye başlamış. Çok dertliymiş. Derdini şarkı söyleyerek hafifletmeye çalışmış. Şarkılarında annesinin vuruluşunu ve yalnız kalışını anlatmış. Ayıcık şarkı söylerken bülbüller, kanaryalar bile susarmış. Geçen günlerle birlikte orman hayvanlarından pek çok taraftar toplamış. Annesini vuran avcıları taraftarlarına yakalatmış. Onları korsanlardan kalmış demir parmaklıklı bir mağaraya hapsetmiş. Uzun yıllar mağaranın önünde nöbet beklemiş. Annesini geri getiremezmiş ama bu avcılar cezasını çekmeliymiş. Zamanla avcılar ölüp gitmiş. Ayıcık kocaman bir ayıymış artık ve iki yavrusu olmuş. Yavrularını büyütürken, avcıların acımasız olduğunu ve onlardan sakınmak gerektiğini bıkmadan anlatmış.

Bizim ayının sonu annesinin sonu gibi avcıların elinden olmuş. İki yavrusuyla birlikte yaban armudu yemeye gidiyormuş ki, avcılar onu görmüş. Avcıların attığı kurşunlardan kurtulamamış ve son sözleri, yavrularım, ah yavrularım, olmuş. Yavruları yakalayan avcılar, onları ayıcılara satmış. Ayıcılar, yavruları altında ateş yanan kızgın saç üzerinde yürüterek eğitmeye başlamışlar. Onları sopayla döverek boyun eğdirmişler. İki yavru büyüdüklerinde burunlarında birer zincirli demir halka varmış. Zincirin ucu ayıcının elindeymiş. Ayıcı zinciri çektiğinde can acısından bağırırlar ve seyirciler de gülermiş.

SON

-----------------------------------------------------------

YEŞİL AYICIK
Yeşil ayıcık uzaydan gelmiş. Dünya onun bilmediği bir yermiş. Uçan dairesini bir dağın yamaçlarına indirmiş. Bu dağ Uludağ'mış. Uludağ'da gezmiş, dolaşmış. Ağaçları, çiçekleri görmüş. Çimenlere uzanmış, yatmış. Şarkılar söylemiş. Çok mutluymuş. İyi ki, bu gezegene indim, diye düşünmüş. Burası ne güzel yermiş. Havası, suyu ve toprağıyla dört dörtlükmüş.

Yeşil ayıcık daha sonra uçan dairesine binmiş. Bursa semalarında bir süre uçtuktan sonra, Marmara Denizi'ne doğru yönelmiş. Orada gemileri, kayıkları görmüş. Uzaklarda bir plaj varmış. Bu plajda insanlar denize giriyorlarmış. İyice alçalmış, insanlara selam vermiş, el sallamış. İnsanlar da ona selam vermişler, el sallamışlar. Denizin üstüne inecekmiş ki, bip bip sesini duymuş. Annesi arıyormuş. İnmekten vazgeçmiş ve hızla yükselerek geldiği gezegene doğru yola çıkmış.

SON

-----------------------------------------------------------

İPEK BÖCEKLERİ VE CEVDET
İpek böceği dut yaprağı yiyerek büyür, gelişir. Daha sonra kozasını örer ve bu kozadan kelebek olarak çıkar. Onların bu özelliğini bilen on iki yaşındaki Cevdet ipek böceklerinden kendisi için, büyük bir koza örmelerini istedi. Kozanın içinde değişim geçirerek kelebek olacaktı. Yüce dağdaki sarp ve yalçın kayalıklardan kartal yumurtası bulup getirecekti. Kartal yumurtasının üstüne delik açarak, buraya sokup çıkaracağı öğretmen kalemleri öğrencilere 10, 20 yerine 30, 40 verecekti.

Örneğin, matematik dersi sınavında öğrenci soruyu doğru yorumlamış, işlem de doğru ama sonucu yanlış bulmuş. Bu durumda öğretmen öğrencisinin bilgisini ve çabasını gözardı etmeyecek ve 10 puanlık soruya hiç olmazsa 5 puan verecekti. O sorudan 5 puan bu sorudan 3 puan derken, öğrenci 40 alırsa , bir diğer sınavda 50 - 60 alıp o dersten geçme şansını yakalar. Gayrete gelir çalışır. Ama 10 alan öğrenci, nasıl olsa bu dersten geçemem deyip o derse çalışmaz. Bu durum bilgi kaybına neden olur. Cevdet'ten bunları dinleyen ipek böcekleri birkaç saat içinde büyük bir koza ördü.

Cevdet ertesi gün kozadan kelebek olarak çıktı ve yüce dağdan bir kartal yumurtası bulup getirdi. Daha sonra kartal yumurtasına batırdığı tükenmez kalemleri sınıf arkadaşı Ali'ye verdi ve kalemleri öğretmenler gününde okuldaki öğretmenlere armağan etmesini istedi. Kelebek Cevdet eğitimdeki büyük bir sorunu çözmüş olmanın verdiği keyifle bir daha dönmemek üzere gökyüzüne doğru kanat çırparak uçtu, gitti.

SON
 

Serdar Yıldırım

Kullanıcı
Katılım
1 Kas 2022
Mesajlar
80
Tepkime puanı
15
Puanları
8
Cinsiyet
Erkek
SERDAR BEY+ÇİLEK=BÖBREKTE KUM
Serdar Bey akşamüstü kırtasiye dükkanını kapamış, evine dönerken pazardan 1 kg. mis kokulu çilek aldı. Yolda birkaç kere çileklerden yemek istedi fakat etrafta insanlar olduğu için yiyemedi. Akşam yemeğinde çilek yedi sonra yattı, uyudu. Gece yarısı uyandı, sağ ayağı kasılıyordu. Sol tarafındaki böbreği ağrıyordu. Sabahı zor etti ve hastaneye gitti. Doktora gece olanları kısaca anlattı.

Doktor: " Dün akşam çilek yedin mi? " diye sordu. Serdar Bey'in kafasına dank etti. Zalim çilek, diye düşündü. Demek sabaha kadar çektiğim acının sebebi çilekmiş: " Evet yedim, dedi. Ama bir daha yemem. "
Doktor reçete yazdı. Ağrı kesici iğne verdi. İğne, Serdar Bey'in böbrek ağrısını ve sağ ayak kasılmalarını yok etti.

Aradan 12 yıl geçti. Serdar Bey bu sürede çilek yemedi. Çileğin mis kokusuna aldanmadı. Onun üstünde mikroskobik kumların olduğunu hiçbir zaman unutmadı. Sağlığına önem veren herkesten kesinlikle çilekten uzak durmalarını istemeyi ihmal etmedi. Yılda 3-4 defa çilek yemedi diye bir şey kaybetmedi.

SON

-----------------------------------------------------------------------

BATAKLIKTA KURBAĞA ARAYAN LEYLEK
Bataklıkta kurbağa arayan bir leylek varmış. Günlerini kurbağa aramakla geçirir ve yakaladığı kurbağayı yutarmış. Kurbağalar, bakmış olacak gibi değil, gün gelir bu leylek bizi de yutar ve bataklıkta kurbağa bırakmaz diyerek aralarında bir toplantı yapmışlar. Toplantıda bilge kurbağanın fikri öne çıkmış. Bataklığın derinliklerinde yaşayan zehirli kurbağaya rica edilecek ve leylek tarafından yutulması istenecekmiş. Leylek zehirli kurbağayı yutunca hayatı sona erecek ama diğer kurbağalar kurtulacakmış.

Bilge kurbağa ve birkaç kurbağa giderek zehirli kurbağayı bulmuşlar ve olanları anlatmışlar. Eğer bu fedakarlığı yaparsa kurbağaların kendisini hiç unutmayacaklarını ve adını altın harflerle bataklıktaki ağaçlara yazacaklarını söylemişler.

Bunun üzerine zehirli kurbağa: " Dediğinizi yapmazsam yıllar sonra beni kimse hatırlamaz mı? " diye sormuş.
Bilge kurbağa: " Tabi hatırlamaz. Ancak kahramanlar hatırlanır. Dediğimizi yapmazsan unutulur gidersin. "
Zehirli kurbağa: " Ben unutulmak istemiyorum. Kahraman olmak istiyorum. " demiş ve arka ayakları üstünde doğrulup göğsünü şişirmiş ve leyleğin yanına gitmiş. Leylek onu görmüş ve yakalayıp yutmuş. Böylelikle leyleğin de zehirli kurbağanın da hayatı son bulmuş. Bataklıktaki kurbağalar, zehirli kurbağanın adını altın harflerle ağaçlara yazmışlar. Aradan yıllar geçmesine karşın unutmamışlar. Adını hep Kahraman Kurbağa olarak hatırlamışlar.

SON

-----------------------------------------------------------

YAVRU AYI TOMBİK
Ayının biri üçüz yavrulamış. Son doğan yavrunun adı Tombik'miş. Bir ay geçmiş, iki ay geçmiş Tombik'in boyu kardeşlerinin yarısı kadarmış. Anne ayı bakmış Tombik büyümeyecek yavrusunu terk etmiş. Tombik'i ormanda ağlarken gören bir geyik onu sahiplenmiş. Sütüyle beslemiş, annelik yapmış. Geçen yıllarla birlikte Tombik büyümüş, kocaman bir ayı olmuş. Bu arada geyik yaşlanmış ve eskisi gibi hızlı koşamaz olmuş.

Bir gün geyik ayılara yakalanmış. Bu ayılar, Tombik'in annesi ve büyümüş olan iki kardeşiymiş. Geyik bağırmış, Tombik'ten yardım istemiş. Tombik hızla gelerek kendisini besleyip büyütmüş olan geyiği kurtarmış. Bunun üzerine anne ayı yıllar önce terk ettiği yavrusunu tanımış: " Tombik, sen misin yavrum? Ben senin annenim. Bak bunlar kardeşlerin. Geyiği bırak da kendimize ziyafet çekelim. "
Tombik: " Evet, ben Tombik'im. Sen de beni yıllar önce terk eden annemsin. Beni bu geyik buldu. Sütüyle besledi, büyüttü. Bana iyi bakın, onu size yedirmem. "
Anne ayı: " Benim güzel oğlum, ben seni terk etmedim, ormanda kaybettim. Sonra çok aradım ama bulamadım. "
Tombik: " Çok mu aradın? Onun için defol git, gelme peşimizden diyordun. "
Anne ayı: " Tombik, ben senin annenim, seni ben doğurdum. "
Tombik: " Doğru, doğurdun ama beni bu geyik büyüttü. Doğuran mı, büyüten mi dersen, ben büyüten diyorum. "

Anne ayı, Tombik'in geyiği bırakmayacağını anlamış ve iki yavrusuyla oradan uzaklaşmış. Tombik yaşlı geyiği kucağına alarak barınak olarak kullandıkları mağaraya götürmüş.

SON
 

Serdar Yıldırım

Kullanıcı
Katılım
1 Kas 2022
Mesajlar
80
Tepkime puanı
15
Puanları
8
Cinsiyet
Erkek
KARTALLAR ÖRDEK OLMAZ
Ördekler, daireler çizmişler, aralarında oyunlar oynarlarmış. Bu oyunların kendilerine yararı çok, başkalarına zararı yokmuş. Gün gelmiş bir ördek çıkmış, diğer ördekleri bir oyun oynamaya zorlamış. İlk anda taraftar toplamış ama pek çok ördek bir oyun oynamaya razı gelmemiş. Sonra kavga çıkmış. Tek tekçi ördek kararında diretmiş. Zamanla taraftarları çoğalmış. Kavgalarda galip gelen taraf olmuş. Ünü giderek yayılmış. Tek tekçi ördekten sonra pek çok ördek onun tahtına oturmuş ama bunlar tek tekçi ördeğin reklamını yapmışlar, onu övmüşler, göklere çıkarmışlar.

Aradan yüzyıllar geçmiş. Bir gün ördekler bir kartalı yakalamışlar ve boyun eğdirmeye çalışmışlar. Ayaklarına pranga vurmuşlar. Kartal bir oyunun zararını, çok oyunun yararını bıkmadan ördeklere anlatmış, durmuş. Ördekler, kartalın fikirlerini alkışlıyorlarmış ama nedeni bilinmez bir şekilde bir oyun kuralına bağlı kalmışlar. Yıllar sonra ördekler, kartallar ördek olmaz diyerek gitmesi için, onun ayaklarındaki prangaları sökmüşler.

SON

-----------------------------------------------------------

KORKAK ASLAN
Kral aslan çok korkakmış. Çevredeki ormanların kralları elçi göndererek savaş çıkaracaklarını söyleyip altın isterlermiş. Korkak kral da, aman, savaş çıkmasın, barış içinde yaşayalım, deyip istenen altınları gönderirmiş. Yapılan antlaşma bir yıl sürermiş. Süre sonunda bir elçi gelir ve yeniden anlaşmak için altın istermiş. İstenen altının dozu giderek artmış ve beş bin, on bin altını bulmuş. Hazinedeki altınlar giderek azalmış. Kral aslan vezirlerini toplamış ve soruna çözüm aramaya başlamış. Vezirlerin ortak görüşü, sorunu kurnaz tilkinin çözeceği şeklindeymiş. Kurnaz tilki saraya davet edilmiş, olanlar anlatılmış.

Kurnaz tilki: " Sayın kralım, beni baş vezir yaparsanız sorunu kısa zamanda çözerim. " demiş.
Kral aslan: " Yeter ki savaş çıkmasın, altınlar bitmesin de ne istersen yap. Kurnaz tilki şu andan itibaren baş vezirimsin. Tam yetkiyle işe başla. "

Baş vezir tilki saraydan çıkıp gitmiş. Bir kaç saat sonra döndüğünde yanında uzun yeleli bir aslan varmış. Bu aslanı tahta oturtmuş ve gelirken verdiği talimatı aynen uygulamasını istemiş. Elçiler, salona alınmış ve onlar savaş tehdidiyle yüksek miktarda altın istemişler ama dublör aslan hepsine bağırıp çağırmış. Kalabalık bir ordu kurduğunu, savaş istediğini ve eğer canları tatlıysa hemen on biner altın getirmelerini ihtar etmiş: " Yoksa ordumla gelirim ve taş üstünde taş bırakmam. " demiş. Koşar adım salondan çıkan elçiler, birkaç gün sonra on biner altın vererek birer yıllık barış antlaşması imzalamışlar. Olanları gizlice yan odadan izlemekte olan korkak kralın neşesine diyecek yokmuş. Dublörünü yüksek bir maaş karşılığında işe almış ve uzun yıllar onun gölgesinde krallığını sürdürmüş.

SON

-------------------------------------------------------------------

MAVİ YARASA
Çok büyük bir mağarada milyonlarca yarasa yaşıyormuş. Bu yarasalar, gündüzleri mağara tavanına tutunarak uyurlar, hava karardıktan sonra, mağaradan çıkıp yiyecek ararlarmış. Doğada yiyecek bol, meyveler, yemişler, dala konmuş böcekler, havada uçuşan sinekler, kelebekler, arılar. Yarasalar, sabaha karşı, mağaralarına dönerlermiş. Bu böyle günlerce, aylarca, yüzyıllarca devam etmiş.

Yarasalar, fikir üstüne fikir eklemeyi bilmezlermiş. Kendilerine yavruyken öğretilen fikirler varmış ve bunlara göre hareket etmeleri istenirmiş. Şu şöyle olmasa böyle olsa demek yasakmış. Şuradaki iki durum birbiriyle çelişiyor demek yasakmış. Yasaklara uyarlarmış çünkü özgün düşünme yetenekleri varmış ama kullanmamaları öğütlenirmiş. Pek çoğunun bu yetenekleri kullanılmadığı için körelmiş.

Bir genç yarasa varmış ki, bambaşka duygular içindeymiş. Geçmişten gelen, bugünü karartan, geleceği yok etmeye hazırlanan eskimiş fikirlerden hoşlanmıyormuş. Zamanla taş eskiyormuş, neden fikirler eskimesinmiş. Yarasalar, genelde siyah renkli olurlar ama kahverengi, beyaz ve sarı renkli olanlar varmış. Genç yarasa mavi renkliymiş. Mavi yarasa bu özelliğiyle diğer yarasalardan ayrılıyormuş.

Mavi yarasa aylar boyunca düşüncelerini diğer yarasalara anlatmış. Zamanla söyledikleri kabul görmeye başlamış. Mavi yarasa onların gündüzleri de mağaradan çıkmasını istiyormuş.

Bir gün öğleye doğru milyonlarca yarasa mağaradan dışarı çıkmış. Ne demek yarasa sadece gece uçarmış. İşte gündüz de uçuyormuş. Yarasalar, o gün, mavi yarasanın önderliğinde güzel bir gün geçirmişler. Ortalık günlük güneşlik ve aydınlık, karanlıkta bir şey göreceğim diye gözlerini kısmak yokmuş, beynini büzmek yokmuş. Basmakalıp düşüncelerle donanıp mavi yarasayı üzmek yokmuş.

SON

Yazan: Serdar Yıldırım
 

Serdar Yıldırım

Kullanıcı
Katılım
1 Kas 2022
Mesajlar
80
Tepkime puanı
15
Puanları
8
Cinsiyet
Erkek
Serdar Yıldırım Fabl Hikayeleri
ŞANSSIZ KÖYLÜNÜN ŞANSI
Köylünün birinin hiç şansı yokmuş. Doğuştan şanssızmış. İşleri ters gidermiş. Günlerce uğraşmış, tarlasını kazmış, tohum atmış. Sonbahar yağmurları başlamış ama çevredeki tarlalara yağmur yağmasına karşın, şanssız köylünün tarlasına bir damla yağmur düşmemiş. Köylü çaresiz dereden taşıma suyla tarlasını sulamış.

Mart ayında hava ısınmış, güneş çıkmış, tarlalarda ekinler boy atmaya, sebzeler olgunlaşmaya, ağaçlar çiçek açmaya başlamış. Bu yalancı bahar uzun sürmemiş, aniden yağan dolu tarlaları alt üst etmiş. Tahmin ettiğiniz gibi, şanssız köylünün tarlasına dolu yağmamış, o da bol ürünü, şu yokluk zamanında iyi bir fiyata satarak zengin olmuş.
Şansım yok diye dövünme, şanslıyım diye sevinme. Devran döner ve öyle bir gün gelir ki, şansım yok diyen sevinir, şanslı dövünür.

-----------------------------------------------------------


DOMUZUN AŞKI
Genç bir erkek domuz, genç bir dişi domuza âşık olmuş. Ona aşkını anlatmış ve aşkına karşılık bulmuş. Bir gün genç domuz, bir kutu çamur hediye götürerek dişi domuzu babasından istemeye gitmiş. Dişi domuzun babası bir kutu çamuru az bulmuş ve içinde çamur banyosu yapabileceği kadar geniş bir çamur havuzu istemiş.

Genç domuz, babanın bu isteğini karşılayıp, dişi domuzla evlenmiş. Dört ay sonra on tane yavrusu olan genç evliler, dededen izin alarak, yavrularıyla birlikte çamur havuzunda yuvarlanmışlar. Bu çamur, onların derilerindeki parazitlerden kurtulmalarını sağlarmış. Böylece sağlıklı ve zinde olmuşlar.
Sanma ki anneler ve babalar gençlerin kötülüklerini isterler. Onlar, şunu bunu istedi diye kızılmaz. Böylece bazı şeylerin geri dönüşümü kolaylaşır.

-----------------------------------------------------------


KURDUN TİLKİYE OYUNU HAZIRLADI SONUNU
Kurdun biri tilkinin mağarasını elinden almak için, yalancıktan kavga çıkarmış. Bunun üzerine tilki kurdu dövünce, kurt ağlayarak aslanın huzuruna çıkıp olanları anlatmış ve tilkinin kendisini döverek, mağarasını sahiplendiğini söylemiş. Kurda inanan aslan mağarayı tilkiden alarak kurda vermiş ve tilkiyi ormandan kovmuş.

Tilki bunun altında kalır mı, ona boşuna kurnaz dememişler. Ormanı terk edip giderken, kurdun aslanın tahtında gözü olduğunu etrafa yaymış. Bunu duyan aslan kurdu yakalayıp öldürmüş, mağarayı tilkiye geri vermiş ve tilkiyi yardımcısı yapmış.
Birine tuzak kurmak istiyorsan vazgeç, alelacele kazdığın derin olmayan çukura o basar, çıkar ama sen onun kazdığı derin çukura bastığında bir daha çıkamazsın.

-----------------------------------------------------------


ODUNCUNUN İKİ KIZI
Oduncunun iki kızı varmış. Kızlardan biri zengin ama gönlü fakirle, diğeri fakir ama gönlü zenginle evlenmek istermiş. Sonunda bu kızlar muratlarına ermişler ve istedikleri gibi birer koca bulmuşlar.

Zengin olan katı yürekli ve cimri, fakir olan yufka yürekli ve eli açıkmış. Zenginle evlenen kızın kocası paraya acımış, karısına yıllarca elbise almamış, cebine beş kuruş koymamış. Fakirle evlenen kızın kocası paraya acımamış, her sene bir elbise almış, cebine kuruşları koymuş.
Zenginle evlendim diye sevinme, fakirle evlendim diye yerinme. Bu iş kısmet işi, zengin olsun, fakir olsun, evleneceğin olmalı er kişi.

-----------------------------------------------------------


KEDİLER VE FARELER
İki katlı villanın iyi kalpli ama uykucu bir kedisi varmış. Villanın sahibi olan adam ve karısı sabah erkenden bürolarına gidince bütün gün yan gelip yatarmış.
Bir gün buraya anne fare ile dört yavrusu gelmiş. Salonun köşesine yuvalarını hazırlayıp, mutfaktan yiyecek aşırmaya başlamışlar.

Günler geçip gittikçe fareler burasını çok sevmişler ama kediye bir türlü ısınamamışlar. Kendilerine nazik davranan, yiyeceklerin yerini gösteren kediyi sonunda kovmuşlar. Villa sahibi, bakmış kedi gitmiş, yerine Canavar adında bir kedi satın almış. Canavar, bırak farelerin mutfağa gitmesine, burunlarını yuvadan çıkarmasına izin vermemiş.
Yavrularıyla birlikte aç kalan anne fare bir fırsatını bulup villadan kaçmış ve iyi kalpli ama uykucu kediyi ormandaki bir kulübede bulmuş. Ona durumu anlatmış, af dilemiş ama kedi kesinlikle geri dönmemiş. Daha sonra yavrularını yanına alan anne fare, gözyaşları içinde, villadan ayrılmış. İyi kalpli ama uykucu kediyi ne kadar sevdiğini hep yavrularına anlatmış.

-----------------------------------------------------------


BAL ARISI VIZ VIZ
Bal arısı vız vız uçarken, bir evin duvarına çarpıp, yere düşmüş. Bir süre baygın kaldıktan sonra kendine gelmiş. Sağ tarafında büyük bir acı hissetmiş. Kanadı yerinde yokmuş. Anlamış ki kopmuş. Kanadını arayıp bulmuş ama yerine takamamış. Bu duruma çok üzülmüş. Kopan sağ kanadını sol kanadının altına kıstırmış. Ormana doğru yürümüş. Onu bu halde gören birkaç arı yanına gelmiş. Vız vız, kanadım, demiş; arılar, kanatçı baba, demişler. Kanatçı baba, karşı dağda yaşar. Dağa git, onu bul, kanadını yerine takar.

Vız vız dağa çıkmış, kanatçı babayı bulmuş. Bal arısı kanatçı baba, vız vızın kanadını yerine takmış. Vız vız çok sevinmiş, kanatçı babayı öpmüş. Sevincinden yerinde duramamış, havalara uçmuş.

SON
 

Serdar Yıldırım

Kullanıcı
Katılım
1 Kas 2022
Mesajlar
80
Tepkime puanı
15
Puanları
8
Cinsiyet
Erkek
KRAL VE İKİ EJDERHA
Vaktiyle çok yüksek surları olan ve bir kral tarafından yönetilen bir şehir devleti varmış. Halk huzur içinde yaşıyormuş. Günlerden bir gün ormandan gelen iki ejderha şehrin giriş kapısının sağ ve sol yanına oturmuşlar. Kendilerine her gün birer insanın kurban olarak verilmesini yoksa şehri yıkacaklarını söylemişler. Kral, baş vezirin itirazına karşın, ejderhaların isteğini kabul etmiş ve her gün iki insanı ejderhalara vermiş. Sonradan ejderhalar isteklerini giderek arttırarak beşer insana kadar çıkarmışlar. Şehir halkı giderek azalmaya başlamış.

Gece baskınıyla ejderhaları yok edelim, diyerek ilk günden beri kralın başını ağrıtan baş vezir şehirden kaçarak kurtulmuş. Şehirde son kalan insan olan kral ise, ejderhalara yem olmuş.
Sen kral bile olsan önerilere kulak as. Önerilere kulak asmazsan, öneriyi yapan kaçar gider, sen ise, kaçamaz yakalanırsın.

-----------------------------------------------------------


SİMİTÇİ MAYMUN VE YABAN DOMUZU AİLESİ
Bir maymun varmış. Ormanda simit satarmış. İyi kalpliymiş ama fakirmiş. Bir gün bu maymuna kaldırımda yürürken, yolda aşırı hızla giden ve virajı alamayan genç yaban domuzunun kullandığı motosiklet çarpmış.
Çarpmanın şiddetiyle maymunun kafası bir binanın duvarına çarpmış. Çok kan kaybeden maymunu hastaneye kaldırmışlar ve ameliyata almışlar. İki ay komada kalan maymun nihayet kendine gelmiş. Bir ay kadar daha hastanede yatan ve hastane koridorlarında gezmeye başlayan maymun mahkemeye çağrılıp sanık sandalyesine oturtulunca ne yapacağını bilememiş. Motorda hasar bıraktı diye, genç yaban domuzu ve ailesi tarafından mahkemeye verilmiş.

Mahkemede, yaban domuzu ailesinin avukatı, maymunu suçlamış. Maymun, yarası iyileşmediği ve beyninde hasar olması sebebiyle konuşma zorluğu çektiği için, kendini savunamamış.
Hâkim, maymunu suçlu bulmuş. Bunun üzerine maymun, yaban domuzu ailesine, avukata ve hâkime yalvarmış, ağlamış, gözyaşı dökmüş. Sonunda maymunun haline acıyan yaban domuzu ailesi, şikâyetini geri almış ve hâkim de, maymunu serbest bırakmış.

-----------------------------------------------------------


CESUR TAVŞAN
Kral aslan sarayda yapılacak toplantıya bazı hayvanların liderlerini çağırmış. Bunlar kaplanların, tavşanların, kurtların, geyiklerin, ayıların ve domuzların liderleriymiş. Kral aslan toplantının yapılacağı gün nezle olduğu için toplantıya katılamamış ama bir genelge yayınlamış. Bu genelgede katılımcıların aralarından oy birliğiyle bir başkan seçmelerini ve bu başkanın kendisine vekalet etmesini istemiş. Vekilin alacağı kararlar benim kararım sayılır, demiş.

Seçimde tavşanların lideri cesur tavşan oyların büyük çoğunluğunu alarak başkan seçilmiş. Bu tavşan geceyarısı ormanın derinliklerinde yalnız gezecek kadar korkusuzmuş. Onun cesaretine saygı duyan panterler, leoparlar karanlıkta cesur tavşanı görünce saklanıp geçip gitmesini beklerlermiş. Cesur tavşanın ilk işi toplantıya katılanlarla birlikte giderek tahtı ele geçirmek olmuş. Kral aslan bağlanarak zindana atılmış. Cesur tavşan kral olmuş ve uzun yıllar boyunca ordusuyla birlikte diğer ormanlara saldırmış, pek çok can almış.
Kral olmadan önce savaşa karşı olan cesur tavşanın bu derece başkalaşması, değişime uğraması, can alması, cesurken zalim olması yaşanmamış değildir. Prens kral olur, şehzade padişah olur, değişir. Hele hele çobanın hükümdar olup da diğer ülkelere saldırması, taş üstünde taş, gövde üstünde baş bırakmaması açıklanamaz bir faciadır.

-----------------------------------------------------------


KUKLACI
Köy, kasaba, şehir demeden gezip dolaşan ve kukla oynatarak insanları eğlendiren bir kuklacı varmış. Kuklacı oyun bittiğinde şapkasını uzatır, seyircilerden para toplarmış ama para veren az olurmuş. Kukla oynatırken devleşen kuklacının neşeli hali, oyun bitince üzgün bir hal alır, başı önde seyir meydanından ayrılırmış. Az önce onu alkışlayanlar, acıyarak bakarmış.

Bir gün bu kuklacı bir kasabada kukla oynatırken, açlıktan başı dönmüş, gözleri kararmış, düşüp kafasını taşa çarpmış ve oracıkta ölmüş. Olanları oyunun bir parçası sanan seyirciler, kuklacıyı çılgınca alkışlamışlar. Seyretmeye beş yüz kişinin geldiği kuklacının cenazesinde beş kişi varmış.
Yol kenarlarında kukla oynatan, gitar çalan, şarkı söyleyen sokak sanatçıları görürseniz boş geçmeyin, onlara para verin. Sanat parayla satın alınmaz ama aç karnına da sanat yapılmaz, bunu unutmayın.

-----------------------------------------------------------


KURBAĞALAR
Eski zamanlarda bir dere kenarında yüzlerce kurbağa yaşıyormuş. Bu kurbağalar neşeliymiş, güler yüzlüymüş. Savaş nedir bilmez, barış içinde yaşarlarmış. Bir gün bu dere kenarına hayalperest bir kurbağa gelmiş. Nana adındaki bu kurbağa devamlı olarak hayal görürmüş ve gördüğü hayalleri gerçekmiş gibi anlatırmış. Nana kısa zamanda kendine pek çok yandaş bulmuş. Yandaşlarıyla birlikte ayaklanmış ve kendine inanmayanlara karşı savaşıp, onları yenmiş. Böylelikle onlarca kurbağanın canı pahasına hükümdarlığını ilan etmiş. Nana tahta oturur oturmaz kurbağalara neşelenmeyi, güler yüzlü olmayı yasaklamış. Onların üstünde baskı kurmuş, yediklerine, içtiklerine karışır olmuş.

Maşumu adındaki genç bir kurbağa Nana'nın fikirlerini anlamsız bulmuş. Kurbağaların en üstün canlı varlıklar olduğu düşüncesi üstüne yaşam felsefesini kurmuş. Kısa zamanda kendine pek çok yoldaş bulmuş.
Günlerden bir gün Maşumu'nun yoldaşları Nana'nın yandaşlarıyla savaşmışlar ve onları yenmişler. Sonraki yıllarda kurbağalar, özgür düşünce sistemini kurmuşlar, her çeşit konuda fikir ileri sürüp, yorum yapmışlar. Yokmuş öyle, böyle düşün, şöyle düşünme. Kim kimin özgür düşünme yeteneğine pranga vurabilir? Kim kimin yaşantısına karışabilir? Böylelikle kurbağalar mutlu bir şekilde yaşantılarını sürdürmüşler.

SON

Yazan: Serdar Yıldırım
 

Aida6888

Kullanıcı
Katılım
13 Ağu 2026
Mesajlar
1
Tepkime puanı
0
Puanları
1
Cinsiyet
Erkek
Yıllarca aynı döngüdeydim: belge topla, randevu bekle, kısa süreli vize al, birkaç ay sonra baştan. İki başvurunun üst üste reddedilmesi konuyu farklı düşünmeme sebep oldu.
Avrupa'da yatırım karşılığı oturum seçeneklerini araştırdım, Yunanistan en makul alternatif çıktı. Üç sebepten: ikamet zorunluluğu yok — ülkede sürekli yaşamanız gerekmiyor, izin geçerli oldukça Schengen alanında serbest dolaşabiliyorsunuz. Coğrafi yakınlık var, Selanik'e karayoluyla gidilebiliyor, bu da mülkü yerinde görmek açısından avantaj. Ve aile kapsamı geniş — eş, çocuklar ve her iki tarafın ebeveynleri dahil.
Süreci derli toplu anlatan kaynak: yunanistan golden visa
Uyarı: yatırım eşikleri bölgeye göre ciddi değişiyor ve mevzuat 2024'ten bu yana birkaç kez güncellendi. Eski forum yorumlarındaki rakamlara güvenmeyin.
 

Serdar Yıldırım

Kullanıcı
Katılım
1 Kas 2022
Mesajlar
80
Tepkime puanı
15
Puanları
8
Cinsiyet
Erkek
Klasik Türk Ve Dünya Masalları - Serdar Yıldırım
PİRE İLE SİVRİSİNEK
Zıplama yeteneğini kaybetmiş pireyle, uçma yeteneğini kaybetmiş sivrisinek yolda karşılaşmışlar. Bir ağacın altına oturup konuşmuşlar. İkisinin de paraları varmış ve ilk karşılaştıkları yere bakkal dükkânı açmışlar. Tatlı dilli, güler yüzlü oldukları için, dükkân müşteriyle dolup taşmış. Aradan aylar geçmiş ama müşterileri azalmamış. Herkes onların müthiş ticari zekâlarından bahsetmiş.
Yeteneğimi kaybettim diye üzülme, bir köşeye çekilip dövünme. Bilmez misin ki, canlılar birkaç yetenekle doğarlar.

--------------------------------------------------------

ORMANIN YENİ KRALI
Ormanlar Kralı Aslan tahta çıkışının yıl dönümünde bir günlüğüne krallığı bırakacağını ilan etmiş. O sabah erkenden pek çok orman hayvanı sarayın büyük salonunda toplanmış. Kral aslan basamaklarla çıkılan yüksekçe bir yerde tahtında oturuyormuş. Ayağa kalkıp arka kapıdan çıktığı anda, orman hayvanları tahta hücum etmiş. Ön sırada bulunan iri cüsseli fil, zürafa, kaplan, gergedan gibi hayvanlar tahtın önüne ilk varanlarmış. Büyük bir itiş kakıştan sonra Ot Yiyen Kaplan tahta oturmuş ve bir günlüğüne Ormanlar Kralı olmuş.

Doğruluktan ayrılmadan, herkese eşit davranarak, ormanda yaşayanların mutluluğunu gözeterek iyi bir yönetim göstermiş. Gün sonunda tahtı yeniden kral aslana bırakmış ve kral aslandan kocaman bir aferin almış.

------------------------------------------------------

SULU MASAL
Adamın biri masal yazmaya meraklıymış. Bir konu aklına gelince evdeyse su dolu kovanın içine, yoldaysa bir su birikintisine masalını yazarmış. Bazen suya yazdığı masalları eşine, dostuna anlatırmış. Onlar da, bunlar çok güzel masallar, su üstüne masal yazma, üç gün sonra unutursun. Kalıcı olsun, herkes okusun diye kâğıda, kartona yaz, derlermiş.

Böylece aradan aylar geçmiş. Bir gün küçük oğlu, masalcı babasına: “ Baba, geçen ay bana tilkili bir masal anlatmıştın. Tilki masalın sonunda padişah oluyordu. O masalı yine anlatsana, demiş ama masalcı, masalı su üstüne yazdığı için, okuyup, anlatması mümkün olmamış. Tilkili masalı hatırlamamış bile. Bu duruma çok üzülen masalcı, aklına gelen masalları kâğıtlara yazacağına dair oğluna söz vermiş.

---------------------------------------------------------------

ARAP VE ALTI DEVESİ
Arabın biri Arabistan Çölleri’nde yük taşımacılığı yaparmış. Bu arabın altı tane devesi varmış. Arap, bu develerle şehirden şehire mal taşır ve epey de kazanç sağlarmış. Yolculuklar sırasında arap, en öndeki devenin üstünde oturur ve devamlı olarak: “ Bıktım artık bu çöl sıcağı altında yük taşımaktan. Daha rahat bir şekilde para kazanmanın yolunu buldum. Siz altı deve, sizleri bir şişenin içine koydurup, para karşılığı insanlara seyrettireceğim. Develer, sevinin, çöl sıcağına maruz kalmadan şişenin içinde gezersiniz. “ diyerek söylenir dururmuş.

Arap, bir gün dediğini yapmış. Oz büyücüsüne giderek, develeri küçülttürüp, şişenin içine sokturmuş ve handa, dükkânda, çarşıda insanlara seyrettirip çok para kazanmış.

----------------------------------------------------------

YARDIMSEVER KARTAL
Bir kartal varmış. Herkesin yardımına koşarmış. Tavşanın koşarken ayağı mı burkuldu, yavru maymun daldan mı düştü, olayı haber alır almaz uçar gelir, yaralıyı kucakladığı gibi orman hastanesine yetiştirirmiş. Garibin, yoksulun hastane masraflarını ödediği çok olurmuş. Ormanda yaşayanlar bu yardımsever kartalı tanırlarmış ve kendisine hava ambulansı derlermiş.

Bir gün yardımsever kartala gergedanın hasta olduğu ve mağarasında yattığı haberi verilmiş. Yardımsever kartalın gergedanın mağarasına değil de, hastaneye doğru uçtuğunu görenler çok şaşırmışlar. Sonradan neden böyle yaptığını soranlara yardımsever kartal şöyle demiş: “ Hasta olan sincap veya tavşan değil ki, hastaneye götüreyim. Dört tonluk gergedanı hastaneye taşıyamayacağıma göre, hastaneyi ayağına getirdim. Doktor tilkiyi gergedanın yanına götürdüm. Gergedan hazımsızlık çekiyormuş, ilaçla tedavi oldu. Şimdi çayırda otlayıp duruyor. “
Bunun üzerine oradakiler önce gülmüşler, sonra yardımsever kartalı alkışlamışlar.

------------------------------------------------------------

HOROZ İLE KEDİ
Horozun biri kol saati bulmuş. Saati boynuna takan horoz yürüyüşünü ağırlaştırıp, ben neymişim, en büyükmüşüm havalarına girmiş. Yol ortasından giderken, herkes kenara çekilip ona imrenerek bakıyormuş ve vay be diyerek, zenginlik ve gösterişin ne olduğunu anlıyormuş. Horoz zamanla arkadaşlarıyla arasına mesafe koymaya başlamış. Eski günlerdeki samimiyet, cana yakınlık mazide kalmış. Arkadaşları giderek horozdan uzaklaşmış.

Bir gün horoz bir ağacın altına oturmuş, düşünüyormuş. Kedi oradan geçiyormuş. Horoza seslenmiş: “ Ne o, horoz kardeş, Marmara Denizi’nde kayığın mı battı? Seni üzen her neyse anlat da bilelim. “ demiş.
Horoz da olanları anlatmış: “ Her şey kol saatini boynuma takmamla başladı. Sonradan ne arkadaşım kaldı, ne dostum. “ diye dert yanmış. Kediden yardım istemiş. Bunun üzerine kedi, kol saatini boynundan çıkarmasını, nerede bulduysa oraya bırakmasını ve ancak bu şekilde arkadaşlarıyla eskisi gibi samimi olabileceğini söylemiş.

Horoz kedinin dediğini yapmış. Kol saatini bulduğu yere bırakmış. Arkadaşları, onu tekrar aralarına kabul etmişler. Horoz bir daha zenginlik gösterisine kalkışmamış. Dersini de almış.

------------------------------------------------------------

ANNE, BABA VE YAVRU FİL
Güzel bir yaz gününde anne, baba ve yavru fil lunaparka gitmişler. Anne ve baba fil daha önce defalarca buraya gelmişler ama yavru fil için durum öyle değilmiş. Yavru fil ilk kez geliyormuş ve çok heyecanlıymış. Yavru fil, annesiyle birlikte atlıkarıncaya binmiş. Sürenin dolmasına karşın, yavru fil atlıkarıncadan inmek istememiş. Baba fil iki bilet daha almış ve bilet kesen adama vermiş. Böylece anne ile yavru filin bir kez daha tur atmaları mümkün olmuş.
Daha sonra onlar dönme dolaplara binmişler. Dönme dolabın yükseldiği anlarda yavru fil çok korkmuş, gözlerini kapamış ve ağlamış.

Baba fil tüfekle hareketli hedeflere on atış yapmış ama bir isabet bile kaydedememiş. Çevredekilerin bakışlarından sıkılan baba fil kendini aynalar çadırına zor atmış. Aynalar çadırında karşısına geçeni ince-uzun, kalın-kısa, uzun yüzlü, yamuk gözlü gösteren pek çok ayna varmış. Baba fil sıkıntısını burada unutmuş, çünkü yavru filin neşesine diyecek yokmuş. Yavru fil, o ayna senin, bu ayna benim koşmuş, durmuş.
Anne ve baba fil ortaya yavrularını alarak korku kapısına girmişler. Burada anne fil korkmuş ve ara sıra çığlık atmış. Çıkışta yavru fil, babasına, ben hiç korkmadım, demiş.
Zamanın ilerleyen saatlerinde fil ailesi evlerinin yolunu tutmuşlar.

---------------------------------------------------------

EŞEK İLE KÖYLÜ
Bir eşek varmış. Bir de köylü varmış. Köylü eşeğin sahibiymiş. Sahibi eşeği şehirdeki pazara götürür, satar ama eşek bir süre sonra geri gelirmiş. Bu süre bazen bir ay, bazen on ay olurmuş.

Köylü eşeği bir kez daha satmak için, pazara götürmüş. Pazarda köylünün biri eşeği satın almış. Yeni sahibi eşeği evinin yanındaki ahıra götürmüş. Sonraki günlerde sahibi eşeğin sırtına fazla yük bindirmiş. İki eşeğin çekebileceği arabayı bu eşeğe çektirmiş. Eşek bana mısın dememiş. Sahibi elinde sopası eşeğin hata yapmasını bekliyormuş. Ağır yükleri taşıyamasa, arabayı çekemese eşeği sopayla dövmek istiyormuş. Böyle yük hayvanlarını dövmekten zevk alıyormuş.
Sonunda eşeği dövmek için, bahane yaratmış. Eşeğin iki yanındaki heybelere yük doldurmuş. Eşeğin sırtındaki semerin üstüne bir tencere yemeği bağlamadan bırakmış ve eşeği yokuşa sürmüş. Bir süre sonra tencere yere yuvarlanmış ve yemek yerlere dökülmüş.

Önce eşeğe bağıran adam daha sonra eşeği yularından tutup kenara çekmiş ve bir ağaca bağlamış. Eşeğin sırtındaki yükleri indiren adam, eşeğin arkasına geçip sopayla vurmaya başlamış. Hayatta sadece dayak yemeye tahammül edemeyen eşek arka ayaklarıyla çitme atarak adamı boylu boyunca yere uzatmış. Eşek bağlı olduğu yerden kurtularak ilk sahibi köylünün yanına gitmiş. Köylü ertesi sabah eşeği satmak için, pazara götürmüş.
İnsanlara çok yararlı olan eşek, at, öküz sahibiyseniz onları dövmeyin. Eğer dövmeye kalkarsanız, bir tekmede yeri boylarsınız ve bir daha kalkamazsınız.

SON
 

Serdar Yıldırım

Kullanıcı
Katılım
1 Kas 2022
Mesajlar
80
Tepkime puanı
15
Puanları
8
Cinsiyet
Erkek
ÇEKİNGEN ÇEKİRGE
Çekirgeler diyarında bir çekirge varmış ki, çok çekingenmiş. Toplantılara, şölenlere çağrılır ama katılmazmış. Parkta, bahçede dinlenirken, yanına biri gelecek diye ödü koparmış. Hayat bir tiyatro sahnesi dersen, bu tiyatroda yalnızları oynarmış.
Çekirgeler diyarında evler kayalık bir dağın yamaçlarındaymış. Ara sıra dağdan kopan taş ve kaya parçaları aşağı yuvarlanır, birkaç eve zarar verirmiş ama çekirgeler bunu önemsemezler ve evleri onarıp, olayı unuturlarmış.

Çekingen çekirge bir gün kayalık dağa çıkmış. Çevreyi araştırıp, kayaları incelediğinde durumun korkunçluğunu olanca acılığıyla anlamış. Dağ geliyormuş. Her an büyük kaya parçaları kopabilir ve aşağıdaki evleri dümdüz edebilirmiş. Evlerin yanına inip, kime rastladıysa gördüklerini anlatarak, evlerini kayalık dağdan uzaklara taşımalarını söylemiş. Çekirgeler, onu sakin bir şekilde dinlemişler. Onun neden bu kadar heyecanlı olduğunu anlayamamışlar. Sadece çekingen, zemini sağlam, etrafı güvenli karşıdaki ormanın yanına ev yaparak oraya taşınmış.

Günlerden bir gün öğle vakitleri kayalık dağdan kopup gelen kaya parçaları çekirgelerin evlerini yerle bir etmiş. Çekirgelere bir şey olmamış çünkü çoğu tarlada, bahçedeymiş. İnsanların bin bir emekle yetiştirdiği ürünleri talan ediyorlarmış. Akşamüstü tıka basa doymuş olarak dönen çekirgeler, o geceyi yıldızları sayarak geçirmişler. Sabah erkenden çekingen çekirgenin evi etrafında toplanan çekirgeler, ondan özür dileyip, evinin çevresine evler kurmak için, izin istemişler. O da, epey yüklü bir para karşılığında bu izni vermiş ve zengin olmuş.

-----------------------------------------------------------

KEDİLER AÇ KALMASIN
Evvel zamanda bir kasabanın kedileri pek çokmuş. Kediler, çöp tenekelerinden, insan artıklarından beslenirmiş. Gel zaman, git zaman bu kasabaya yeni bir başkan seçilince olan olmuş. Kasabanın kedileri insanlar tarafından horlanmış, aşağılanmış çünkü başkan kedileri hiç sevmiyormuş. Yemek artıklarını toprağa gömmüşler, kediler aç kalmış.
Kedilerin padişahı, kasabanın ileri gelen kedileriyle bir toplantı yapmış. Hal ve gidiş çok kötüymüş. Sonunda kediler, bu kasabadan ayrılarak civar köy ve kasabalara dağılmışlar.

Kedisiz kalan kasabayı kısa sürede fareler istila etmiş. Evlerde fareler, yollarda fareler; kasabalılar ne yapacaklarını şaşırmışlar. Kasabalılar da bir toplantı yapmışlar ve bu toplantıda kedi düşmanı olmayan bir başkan seçmişler. Yeni başkan, kedilerin padişahına giderek, hürmetlerini sunmuş, olanlar için, özür dilemiş ve eğer geri dönerlerse kedileri köfteyle, dolmayla besleyeceklerini söylemiş. Kedilerin padişahı, bir denemekte yarar var deyip, çevre köy ve kasabalara giden kedilere haberciler yollayıp, eski kasabalarına davet etmiş. Kediler geri dönünce ortalıkta fareden eser kalmamış. Böylelikle kasaba fare belasından kurtulmuş. Kasabalılar, saygıdeğer ve dost kedileri en iyi yiyeceklerle beslemişler.

Kediler öyledir, bahçede, yolda görürsünüz ve pist dersiniz kaçar gider. Bazen bir kedi görürsünüz size yalvararak bakar, bazen bir yavru kedi görürsünüz size miyav der, açım, bana yiyecek bir şeyler verebilir misiniz, demektir bu. Onları dışlamayalım, onlara sevgiyle yaklaşalım, onları besleyelim. Bahçede, sokakta bir kedi yerine on fare görmek istemiyorsan buna kendini mecbur hissetmelisin.

---------------------------------------------------------------------

KAVGACI ÖRDEK
Bir ördek varmış, çok kavgacıymış. Kimseyle arkadaş olmaz, kavga edecek birini ararmış. Göl çevresinde yaşayan ördekler arasında kavga etmediği yokmuş. Bundan dolayı adı kavgacı ördeğe çıkmış. Ördekler aralarında toplantı yapmışlar ve beş kişilik bir heyet seçmişler. Heyet, kurnaz tilkiye giderek ondan yardım isteyecekmiş. Kurnaz tilki epey bir para alarak işi kabul etmiş ve ertesi gün kavgacı ördeği aramaya başlamış. Kavgacı ördeği bir ördekle kavga ederken bulmuş.

Kurnaz tilki araya girerek, kavgacı ördeğe çıkışmış. Kavga edip duracağına babanın bana olan borcunu ödesen iyi edersin, demiş.
Bunun üzerine kavgacı ördek: “ Ne borcu? Babam bana bu borçtan söz etmemişti. Babamın sana borcu mu vardı? “ diye sormuş.
Tilki: “ Tabi vardı. İki yıl önce şimdi senin oturduğun evi baban hangi parayla aldı sanıyorsun? Benim verdiğim borç parayla. Baban taksitler halinde borcunu ödüyordu ya geçen yıl ölünce ödemeler durdu. Sen üzgünsün diye rahatsız etmedim. Kalan borcu öde yoksa evini elinden alırım. “ demiş.
“ Yazılı kâğıt, borç senedi falan yok mu? “
“ Yok. Baban, sözüm senettir, demişti. Aramızda karşılıklı güvene dayalı bir anlaşma vardı. “
“ Benim de sözüm senettir. Eğer gerçekten böyle bir anlaşma varsa borcu öderim ama taksitleri ne zaman ödemeye başlarım bunu bilemem. “
“ Gel seninle bir anlaşma yapalım, ördek kardeş. Sen iki yıl kavgaya karışma, kimseyle kavga etme, ben bu borcu ödenmiş sayacağım. “
“ Tamam, olur, anlaştık. “

Kavgacı ördek iki yıl boyunca kavgaya karışmamış, kimseyle kavga etmemiş. Böylelikle tilkiye babasının olmayan borcunu ödemiş olmuş. Zaten iki yıl sonunda kavgasız bir hayatın daha kolay yaşandığını fark edip, gereksiz kavga etmekten kaçınmış.

---------------------------------------------------------------

BECERİKSİZ CİN
Salim adında genç bir adam günün birinde yalnız yaşadığı evinin tavan arasında mantarlı bir şişe bulmuş. Şişenin boyu bir karıştan daha uzunmuş. Şişeyi almış, aşağı inmiş, tozlu şişeyi sabunlu suyla bir güzel yıkamış. Şişenin mantarını uzun uğraşlardan sonra açmayı başarmış. Şişeden cin çıkmış: “ Ey sahip, benden ne dilersen yerine getiririm. “ demiş.

Salim şaşkınlığını üzerinden attıktan sonra bir dilek dilemiş: “ Ey cin, şu odanın ortasına on altın at bakalım. “ demiş.
“ On altın hemen gelsin. “ demiş cin ama altınların şıngırtısı duyulmuş, kendisi yok.
Cin: “ Ey sahip, bu benim ilk işim olduğu için, böyle oldu. Yoksa ben ne dersem, olur. Sen bir şey daha iste, bak nasıl başaracağım. “
Salim: “ Takma kafana, cin. Sen şimdi kuş sütünün bile olduğu bir sofra getir. “

“ Sofra hemen gelsin. Kuş sütü de olsun. “ demiş cin ama aradan zaman geçmiş, sofra gelmemiş. Tavan arasında bir tıkırtı olmuş ya Salim önemsememiş. Koca cin odanın ortasına oturup ağlamaya başlamış: “ Ben ne beceriksiz bir cinim! Bir sofra getiremedim. Yazıklar olsun bana, “ diyerek ağlamış, dövünmüş. Daha sonra Salim, cini bahçeye çıkarmış. Cin, çeşmede yüzünü yıkamış, üzüntüsü biraz dağılır gibi olmuş: “ Becerikli cin, başaran cin, azimli cin, bir de burada dene bakalım. Sofra iste. “
“ Olur sahip. İçinde kuş sütü de bulunan sofra hemen gelsin. “ demiş cin ve sofra bahçenin orta yerine kurulmuş.
Cin: “ Başardım, başardım. “ diye bağırmış.
Salim: “ Bak gördün mü? Azmettin, başardın. Seni kutluyorum. “ demiş ve en güzel yemeklerden tabaklar dolusu yemiş. Salim yüz altın istemiş, gelmiş. Daha sonra cin izin istemiş ve şişeye girmiş, Salim de şişenin mantarını kapatmış.

Ertesi gün, daha ertesi gün Salim, cini çağırmış, durmuş. Bahçede cinin olsun dedikleri oluyormuş da, evde istedikleri olmuyormuş. Aradan birkaç hafta geçmiş ki, şişe ortadan kaybolmuş. Bu arada Salim cinden gelen altınlarla servet sahibi olmuş. Salim, cinin evde başarısız olmasından dolayı kayıplara karıştığını düşünüyormuş. Uzun süredir kafasını kurcalayan sorunun cevabını araştırmaya karar vermiş. Evin iki odasını ve mutfağını en ince detaylarına kadar gözden geçirmiş. Sonra tavan arasına çıkmış. Bir de ne görsün? Tavan arası altınlarla ve hazır sofralarla doluymuş. Cinin evdeyken istedikleri gelmiş ama tavan arasında kalmış, aşağı odaya inmemiş. Salim tavan arasındaki yer tahtalarından birkaçını çıkarınca altında bir balıkçı ağı olduğunu görmüş. Daha altta yine tahtalar varmış ve bu tahtalar alt kattaki odanın tavanıymış.

Kısacası yıllar önce bu evi yapanlar, alt kattaki odanın tavanını çift kat tahta yaptırmışlar ve ortasına balık ağı germişler. Neden bunu böyle yaptınız diye onlara sormak lazımmış.
Salim bahçede gelen altınları kendine ayırmış. Tavan arasında bulduğu altınları fakirlere dağıtmış. Bu evde oturmaya devam etmiş. Daha sonra genç ve güzel bir kızla evlenmiş. Zamanla dört çocuğu olmuş. Çocuklarına mantarlı şişeden çıkan cinin hikâyesini her fırsatta anlatmış.

SON
 

Konuyu görüntüleyenler

23,374Konular
103,356Mesajlar
2,078Kullanıcılar
xtc14Son üye
Üst